Kavganın Ortasında*

bal

 

 

George Orwell’in 1931-1947 yılları arasına yayılan eleştiri yazıları dönemin politik iklimini aktarmasının yanı sıra, eserlerini toplumcu ve gerçekçi bakışla üreten bir yazarın öteki yazarlar hakkındaki düşüncelerini büyük bir içtenlikle ortaya koyması bakımından da önemli. Kitapta, Franco rejimine karşı savaş gönüllüsü olarak İspanya’ya giden Orwell’in şahit olduğu haksızlıklar ve sömürüler karşısındaki tutumuna yer verilse de ana izlek böylesi bir savaş ortamında yazarın ödevinin ne olması gerektiği sorusu etrafında şekilleniyor.

Orwell, öncelikle Henry Miller’ın Yengeç Dönencesi romanı üzerinden 1920’lerin Paris’ine götürüyor bizi. Meşhur olma hevesiyle Paris’e akın eden sözde sanatçıların yersiz çabalarını, dönemin entelektüellerinin bile içinde bulundukları savaş ortamına karşı nasıl kayıtsız olduğunu Paris tasvirleri sayesinde öğrenmiş oluyoruz. Kitabın en hacimli ve meselesini doğrudan dile getiren yazısı, aynı zamanda kitaba ismini veren Balinanın Karnında adlı uzun deneme. Düşünme biçimi ve eyleme geçme pratiği arasındaki hassas dengeyi edebiyatın gerçekliği üzerinden kuruyor Orwell ve toplumun içinde bulunduğu kötümser atmosferin edebiyata konu edilmemesini büyük bir şaşkınlıkla karşılıyor. Yazar, Henry Miller’ın İspanya İç Savaşı’na tümüyle kayıtsız kalmasıyla, Yengeç Dönencesi romanının edebi gerçekliği konusundaki çelişkiye dikkat çekiyor. Bu düşünceden hareketle Orwell’in yazma metoduna ilişkin bir tahminde bulunmak güç olmasa gerek. Savaş suçlarını ifşa etmek için savaşın ortasında yer alması gibi, hapishane hayatının zorluklarını anlatabilmek için de zaman zaman masum suçlar işleyerek kendisini hapisaneye attırmasını örnek gösterebiliriz. Deneme türünde yazılan fakat öykü biçimine de yakın duran Çivi ve Kodes adlı yazılarında hapishane yaşamının acımasız gerçekliğini bütün ayrıntılarıyla ifade ediyor Orwell.

‘Sanat ve propagandanın sınırları’ adlı yazısında nitelikli eleştiri konusuna dikkat çekerek, çağın toplumsal ve edebi koşullarını yansıtabilmek için böylesi bir eleştirel bakışın şart olduğunu ileri sürüyor yazar. Elbette sözünü ettiği çağ 1830-1890 yılları arasındaki İngiltere’dir. Bu dönemde iyi kitapların yazıldığını kabul etmesine rağmen, edebi eleştirinin yetersizliği dolayısıyla Flaubert, Baudelaire gibi önemli yazarların ne yazık ki Dickens veya Trollop kadar hatırlanmayacağının altını çiziyor. Burada tabii iyi edebiyatın ‘hatırlanan eserler’ üzerinden kurulamayacağını da ayrıca belirtiyor.

Balinanın Karnında, mücadeleyi yerinde yaşamak ve olaylara birebir tanıklık etmek için seçilmiş uygun bir başlık. Balinayı bir savaş veya tehlike metaforu olarak düşünürsek, bireyin savaş karşısında nerede durması gerektiği ve birincil görevinin ne olduğu konusunda da gerçekçi bir bakış kazanabiliriz. Tehlikenin dışında durmak ve tehlikenin kendisi olmak arasındaki uzak ilişkiyi edebiyatın temel işleviyle ilişkilendirebilir ve bu sayede yazarın ödevinin ne olması gerektiğini de idrak etmiş oluruz. Balinanın karnından seslenen George Orwell’in şu sözünü hatırlamakta ve hatırlatmakta fayda var sanırım:

“Bir romancı doğrudan içinde yaşadığı çağdaş tarih hakkında yazmakla yükümlü değildir ama halkı ilgilendiren büyük olaylara aldırmayan bir romancı ya aylak ya da düpedüz aptal biridir.”

 

*Bu yazı, Arka Kapak dergisinin Mart 2016 tarihli 6. sayısında yayımlandı.

 

 

 

Reklamlar

Adabın Alemdarı*

 

23 Eylül 1924 Perşembe günü, Beşinci Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya beş yüzden fazla kişi katılır. Neredeyse bütün gazeteler mahkeme tarihini önceden ilân ettiği için katılım beklenen de fazla olur. Kadınlar, genç erkekler, öğrenciler, jandarma ve polisler, doktorlar, dönemin önde gelen gazeteci ve yazarları duruşma saatinden epey önce gelerek salondaki yerlerini alırlar. Salonun  küçük olması dolayısıyla mahkemenin dışı bile hınca hınç doludur. Her meslekten ve her yaş grubundan insan, haksız yere yargılandığını düşündükleri sanık için oradadır o gün. Heyecanlı ve gergin bekleyiş devam ederken mübaşirin sesi yankılanır mahkeme koridorlarında. Yüzlerce kişinin tıklım tıklım doldurduğu mahkeme salonu şimdi ölüm sessizliğine gömülür. İyi görünümlü, altmış yaşlarında, uzun siyah ceketli bir adam ağır ve vakur adımlarla girer mahkeme salonuna. Âdettendir; sanık, sandalyesine oturmadan önce salondakileri “esselamu aleyküm ve rahmetullah” diyerek selamlar. Bu zarif Istanbul beyefendisi, etrafını kuşatan genç hanımlara ve beylere doğru yönelip art arda reveranslar yapar ve yine kendinden emin adımlarla geçer sandalyesine. Sorgu başlamak üzeredir şimdi. Oturumu açan mahkeme reisi Kanun-i cezanın 21. Maddesi mucibince sorduğu beş soruyla sanığı tanımaya ve tanıtmaya başlar…

– İsminiz?

– Hüseyin Rahmi!

– Pederinizin ismi?

– Said Paşa…

– Nerede oturuyorsunuz?

– Heybeliada’da…

– Evinizin numarası?

– Henüz numarası konmadı.

– Ne iş yaparsınız?

– Muharrirlik…

 

*

Son Telgraf gazetesinde tefrika edilen Ben Deli Miyim? adlı romanı için, Hüseyin Rahmi’nin elliyi geçgin eseri içinde en fazla tartışma yaratan, ilgi gören, ses getiren yapıtı dersek sanırım abartı olmaz. Sanatın baskı ve sansürlere maruz kalması her dönemde karşılaştığımız, hatta kanıksadığımız bir durum. Fakat otuz beş yıldır yazı yazmakta olan ve ardında kırk beş cilt eser bırakan bir yazar hakkında ‘adaba mugayir neşriyat’ kisvesi altında bir suçlamada bulunmak sanırım yalnızca Hüseyin Rahmi’nin başına gelebilecek türde esrarengiz ve talihsiz bir olay. Peki neyin hikâyesidir bu roman? Bu soruya doğru bir yanıt verebilmek için belki de ilk olarak ‘ahlâk nedir’ sorusu etrafında düşünmek gerek. Hüseyin Rahmi, ‘Romanım ahlâkın aynasıdır’ diyor bu eseri için. Fakat kendilerini ahlâk zabiti, ahlâk uzmanı, ahlâk bilirkişisi olarak gören bir avuç devlet adamı, gerçek bir şaheser olan bu roman için suçlamada bulunabiliyor ve daha da ileri giderek gazeteyi kapatmaya, yayıncı ve yazarını hapse attırmaya bile kalkışabiliyor.

*

 

“İşte birkaç zamandır beynimi kemiren şüphe… Ben deli miyim?”

Romanın bu görkemli açılış cümlesiyle beraber delilerin dünyasına doğrudan dahil ediyor bizi yazar. Kısaca söz etmek gerekirse, romanın baş karakteri Şadan, annesiyle birlikte yaşayan genç, tahsilli bir delikanlı. Annesinin başka bir adamla evlenmesi ve onu konağa almasıyla birlikte Şadan ve üvey babası Hidayet Bey arasında bir çatışma başlıyor. Esasında Şadan’ın delilikleri veya tuhaf halleri, işte bu çatışma sırasında ortaya çıkıyor en çok. Üvey babasının bir servet düşmanı olduğunu, böyle bir evliliğin temelinde tamamen egoist bir düşünce yattığını, ki bütün evliliklerin de az çok aynı amaçla yapıldığını bütün çıplaklığıyla yüzüne vuruyor Hidayet Bey’in. Daha sonra kendi gibi tuhaf davranışlar sergileyen –fakat asla deli olmayan!- Kalender Nuri’yle kesişiyor yolları. İki tuhaf adam kafa kafaya veriyor ve hırsızlıklarla, tecavüzlerle ve esrarengiz cinayetlerle sonlanan gerilimli bir yolculuğa çıkıyorlar. Kitabın esas cümlesi elbette toplum ve düzen arasındaki çatlağı tüm hatlarıyla ortaya koyabilme gayesini taşıyor. Hüseyin Rahmi’nin öteki eserlerinde sıkça işlediği konular bu romanda da karşımıza çıkıyor fakat olaylar delilerin ağzından anlatıldığı için sözü geçen tüm konular daha sınırsız, daha cüretkâr ve hepsinden önemlisi daha acımasız olabiliyor.

Romandaki kişileri öncelikle yerleşik değerleri sorgulayan ve bu değerleri yerle bir etmek için çırpınan, adeta can atan karakterler olarak tanıyoruz. Yazar burada suç-ceza, güçlü-zayıf, zengin-fakir, akıllı-deli gibi birbirine ters düşen kavramları yeniden sorgulama şansı tanıyor ve kalıplaşmış her konuyu yeniden düşünebilmemiz için oldukça geniş bir alan açıyor bize. Böylesi güçlü bir konuyu ele almak başlı başına sakıncalı olacağı için karakter seçimini delilerden yana kullanıyor belli ki. Burada Marquis de Sade’ın eşsiz eseri Yatak Odasında Felsefe’yi anımsamakta fayda var. Sade, bu ünlü romanında yazar ve karakter arasında net olmayan bir çizgi çizerek bilinç akışını tümüyle belirsiz bırakmayı başarmıştı. Hüseyin Rahmi de ‘sakıncalı’ fikirlerini delilerin ağzından aktarma yolunu seçmiş diyebiliriz. Fakat burada başka bir sorun ortaya çıkabiliyor. Romandaki olaylar her ne kadar delilerin bakış açısıyla sunulsa da bu durum ortaya konan fikirlerin tehlikesini, toplum üzerinde yaratacağı olumsuz etkiyi silmeye yeter mi? Bu konuda tutarlı bir cevabı var elbette Hüseyin Rahmi’nin. Çünkü ona göre bir klinik dersinde nasıl ki delinin bütün hareketlerini tetkik ve tespit etmeye müsaade varsa, romanda da bu anlatım biçimi gayet normal karşılanmalıdır.

 

Romanda üstü kapalı veya açık olarak dile getirilen keskin eleştirilerin ya da deli saçmalarının ucunun nereye dokunduğu belli. Hırsızlıkların olduğu, tecavüzlerin arttığı, cinayetlerin işlendiği bir ortamda elbette sorunlu bir devlet mekanizmasının payı büyük. Hüseyin Rahmi tüm bu gerçek meseleleri ele alırken nedenlerden çok sonuçlarla ilgileniyor ve bir cevap aramaktansa güçlü bir soru sormayı, sorabilmeyi tercih ediyor. Şöyle özetliyor: ‘Etrafımda hoşnutsuzluklar varsa yaranın üzerine bütün kuvvetimle başparmağımı bastığım içindir.’

Mahkemeye intikal eden bu vahim hadise karşısında uzunca bir açık mektup yazmaya koyuluyor Hüseyin Rahmi. Haklı davasını net bir biçimde dile getiriyor. İşte o uzun ‘savunma’ metninde yer alan aşağıdaki satırlar, yaşamını kalemiyle kazanan onurlu bir yazarın ahlâkını sorgulayabilmemiz için önemli ipuçları veriyor bize.

“Bugün kirli bir top gibi mahkeme parkelerine fırlatılmak istenilen bu isim, bu ana kadar memleketin hiçbir mülevves meselesine karışmamıştır… Yine tekrar ediyorum efendim, bugüne kadar kalemimin çatlağından kirli fakat kazançlı hiçbir meselenin çirkefi akmamıştır… Bu hususta ben bir müstesnayım. Daha doğrusu yılmaz bir sebatkârım. Kırk yıl bu tekkeyi bekledim… Adaba mugayir neşriyatın Türkçe manası edepsizlik demektir… Ben adabın alemdarıyım. Muhalifi değil…”

 

*Bu yazı, Peyniraltı Edebiyatı dergisinin Mart 2016 tarihli 34. sayısında yayımlandı.