Başka romanlar*

xxxxx

Sanat disiplinleri arasında yalnızca sanatçının söz sahibi olmadığı nadir türlerdendir edebiyat. Yazar ve okur ilişkisi, şüphesiz ki diğer verimlerde sıkça karşılaşmadığımız bir durum. Bu ilişki biçimi çoğunlukla tek taraflı sürmez. Yazarın ortaya koyduğu yapıt, bir yerden sonra okurun da dahil olduğu ortak bir yapıt haline gelir. Başka sanat türlerindeki yaratım sürecinde yine benzer bir ilişki olsa da, söz konusu edebiyat olduğu zaman yazar ve okuru arasındaki bu tutkulu alışverişin bir de eleştirmen tarafı vardır. Bir heykeltıraşın yapıtı için aynı şeyi söyleyemeyiz. Dolayısıyla seramik, heykel veya fotografçılık gibi görsel sanatlarda eleştirmen ihtiyacı sık karşılaştığımız bir durum değil. Fakat yazınsal türlerde okuyucunun aşama kaydedebilmesi, nitelikli bir okur seviyesine ulaşabilmesi çoğunlukla eleştirmenlerin başarısıdır.

Türkiye’de özellikle öykü ve roman başta olmak üzere edebiyat eleştirisi anlamında akla gelen ilk isimlerden Semih Gümüş. Uzun yıllardan beri sürdürdüğü edebiyat eleştirmenliğinin yanı sıra, bir döneme damgasını vurmuş Adam Öykü (1995-2005) dergisinin de genel yayın yönetmenliğini yapan Semih Gümüş, sonrasında çıkardığı ve yayın hayatına hâlâ devam eden Notos dergisi ve yine bu dergi bünyesinde kurmuş olduğu Notos Kitap Yayınevi ile bu anlamda edebiyatımızın en üretken isimleri arasında sayılabilir.

GERÇEK VE NİTELİKLİ EDEBİYAT

Yıllara yayılmış eleştiri yazılarının yer aldığı onca kitaptan sonra şimdi ilk kez bir romanla karşımıza çıkıyor Gümüş. Ekim 2015 itibariyle Can Yayınları bünyesinden çıkan ‘Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz’ bu açıdan önemli bir kitap.

‘Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz’ -yazarı Semih Gümüş olması dolayısıyla- okuyucular için iki farklı soruyu beraberinde getiriyor. Birinci soru; iyi bir romanın gerekleri üzerinde çokça düşünen ve bunu yazılarında dile getiren bir eleştirmen, bu gerekçelere kendi yazdığı romanda ne kadar sadık kalabilecektir? İkinci –ki benim de kafamda yer eden- soru ise; bu romanı, yazarın önceki işlerinden ayrı tutarak ve sadece bir ilk roman okur gibi mi değerlendirmek gerekir? Aslına bakılırsa, romanı okumaya başladıktan sonra bu iki sorunun da ne derece gereksiz olduğunu, mühim olanın yalnızca edebiyat, gerçek ve nitelikli edebiyat olduğunu düşündüm.

KORKU VE UTANÇ DOLU HATIRALAR

‘Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz’  konusu ve konunun işleniş biçimiyle pek sık karşılaşmadığımız romanlardan. Anlatılan hikâyenin baş karakteri Sinan, yaşadığı (sonradan öğreneceğimiz) sıkıntılarını unutmak ve yeni bir başlangıca sarılmak için, uzun yıllardan beri birlikte yaşadığı eşini, alışkanlıklarını kısaca bütün hayatını geride bırakıp bir sahil kasabasına yerleşmeye karar veriyor. Sıfırdan inşa edeceği yeni hayatında yalnızca kendisi ve yazmakta olduğu romanı vardır artık. Doğanın bütünüyle içinde yer alan bu ıssız kasabada yeni bir yaşam sürmeye karar vermişken, silmeye çalıştığı geçmişin derin izleri Sinan’ın peşini bırakmıyor. Her şeyin normal seyrinde ilerlediğini hissettiğimiz bir noktada, Sinan’ın defalarca göreceği korku dolu kâbuslarına tanıklık ediyor ve bu sayede hapiste insanlık dışı işkencelere maruz kaldığını öğreniyoruz. Tabii bu kısımlarda yer alan işkence sahnelerinin görsel gücü, yazarın karakter için tayin ettiği ve tüm hikâye boyunca da devam eden ‘o’ ve ‘ben’ kişi zamirleri arasındaki yumuşak geçişle sağlanıyor. Üçüncü tekilden dinlediğimiz bir olay, belirsizce, birinci tekilin hikâyesine dönüşüveriyor.

Büyük bir hevesle yazmakta olduğu romanı, gürültüden uzak olan sade yaşamı ve doğanın kalbinde yaptığı sessiz ve uzun yürüyüşleri, Sinan’ın bu korku ve utanç dolu hatırasını silmeye yardımcı olamadığı gibi tüm yaşadıklarını ayrıntılarıyla hatırlamasına sebep oluyor. Kitabın ilerleyen sayfalarında Mina adında bir karakterle tanışıyoruz. Mina da Sinan gibi o kasabada yalnız yaşayan biri. Bu tanışma, bir aşk hikâyesine dönüşünceye kadar Sinan’ın saklı kişiliği ilk defa bu kadar doğrudan ifade ediliyor. Bir kadına karşı duyduğu bağlılık, saplantı, yer yer şiddet ve sahip olma arzusu, diyebiliriz ki Sinan’ın karakterindeki tüm kapıları açmaya yetiyor. Sinan, sıkıntılarından kurtulmaya başlayıp istediği o yeni hayatına kavuşur gibi olunca, beyninin içindeki çatlaklardan mazi yavaş yavaş sızıyor. Tabii hapiste geçirdiği o korku dolu günler, Sinan’ı büyük bir hesaplaşmanın, tarifsiz bir acının eşiğine bırakıyor. Başladığı her işte, dokunduğu her yenilikte ve sarıldığı her güzellikte unutamadığı o günlerin tortuları kalıyor.

111

GEÇMİŞİN KÜLLERİ

Kitabın arka kapağında ‘bir doğa ve aşk romanı’ ibaresi yer alsa da, bütün hikâye boyunca insan benliğinin aslında ne kadar sınırlı ve sıradan olduğu, gelecek hayâlinin geçmişten bağımsız kurulamayacağı ve davranış bozukluklarının yaşanmış kötü tecrübelerle sabit olduğu konu ediliyor. Tıpkı unutmak için yazmanın veya başlamak için bitirmenin bir çözüm olamayacağı gibi. Romanda anlatılan geçmişin batağından kurtulamama hadisesi, beraberinde modern edebiyatımızın sıkça ele almadığı ‘işkence ve korku’ kültürünü de yeniden canlandırıyor. Hapishanelerde uygulanan işkenceler her ne kadar romanın perdesi gibi görünse de geçmişte yaşanmış ve hâlâ yaşanan bu insanlık suçlarını toplum olarak unutmamamız gerektiğinin, ki zaten unutamayacağımızın da altı çiziliyor böylelikle. Buradaki kilit sözcük belki de ‘geri dönüşüm’ olacaktır. Doğaya yapılan tahribatın geri dönüşü olmayacağı, kitabın esas fikirlerinden birisi olarak karşımıza çıkıyor. İnsanın yapısı da, doğanın dengesiyle benzerlik taşıdığına göre, bu dengeyi sarsacak her darbenin geri dönüşü olmayan bir etki yarattığını söyleyebiliriz.

Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz, romanın sonlarına doğru Mina’nın Sinan’a kurduğu bir cümle aslında. Bu kötü günleri atlatırsan konuşacak başka şeyler de buluruz diyor Mina. Utanç ve keder dolu günleri geride bırakıp başka şeyler konuşabilmeye özlem duymanın en saf ifadesi.

Semih Gümüş’ten belki sonra başka romanlar da okuruz…

Kim bilir!

Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz/ Semih Gümüş/ Can Yayınları/ 304 s.

*Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki’nin 22 Ekim 2015 tarihli 1340. Sayısında yayımlandı.

Reklamlar

Pastoral fantezi*

ii

Deniz Tarsus; ‘Ozo Ozo Çakta’,  ‘Babam Bir Astronot’ ve ‘Ayrıkotu’ kitaplarının ardından, şimdi de ‘İt Gözü’ adlı öykü kitabıyla edebiyatın bakir topraklarında mistik bir gezintiye çıkarıyor okuyucusunu. ‘İt Gözü’nde, henüz yirmi sekiz yaşında olan genç bir yazar tarafından kaleme alınmış sekiz öykü yer almakta. Kitabın büyüsü, yalnızca ‘genç yazar’ vurgusunda aranmamalı elbette. Her biri ustalıkla kotarılmış bu öyküler, edebiyatımızda eşine sıkça rastlamadığımız bir anlatı geleneğini sunuyor bizlere. ‘İt Gözü’ndeki hikâye çatısı, meseller ve mitolojiler üzerinden kurgulanmış çok boyutlu bir duygu evreninin izlerini taşımakta. Bu çatının en önemli iskeletini, yazarın ‘kır diyalektiği’ni bütün imkânlarıyla ortaya çıkardığı, zorladığı bıçkın dili oluşturuyor. Hikâyelerdeki ‘kır’ hayatı, kentte yaşayanların yabancısı olduğu bir yaşam alanını işaret etmesi bakımından önemli. Kırda geçen hikâyeler, zaten ‘uzak’ görüldüğü için, böyle olayların yaşanması ya da yaşanma ihtimali de epey uzak görünüyor. Dolayısıyla böyle bir mekân tasviri, okuyucunun ilgisini diri tutmaya yetiyor. Üstelik bu ‘uzak’ coğrafyada bir de gizemli ve ‘gerçeküstü’ olaylar yaşanıyorsa, okuyucu hepten dahil oluyor hikâyeye.

Olayların arka plânında her ne kadar ‘uzak bir kır yaşantısı’ yer alıyormuş gibi gözükse de, öykü bütününe bakıldığı zaman kırda yaşanan durumların, metropoldeki meselelerle tümden farklı olmadığı, hatta birbirlerine görünmez iplerle sımsıkı bağlandığı rahatlıkla anlaşılıyor. Bu çelişkinin en açık örneği, kitabın birinci bölümünde yer alan ‘Can Kuşu’ ve ‘Mengü’ adlı öykülerde görülebilir. Kitabın aynı zamanda açılış öyküsü olan ‘Can Kuşu’nda, bir maden dağında çalışan kömür işçilerinin sonu felaketle biten yaşamları konu ediliyor. Öykünün bir yerinde, madende ‘kaçak’ çalıştığını oğluna itiraf eden babanın hüzünlü konuşması yer alır. Madenciliğin sonunun ‘ölüm’ olduğunu bilen ve oğlunun bu mesleği seçmemesi için ona nasihatlerde bulunan babanın, içinde bulunduğu çöküntüyü fark etmiş olması bu mesleğin vahametini açıkça  gösteriyor. ‘Mengü’ adlı öyküde de yine maden işçiliği üzerinden kapitalizmin korkunç gerçekliği sorgulanıyor. Bir gün, olaysız bir kasabaya ‘ziyaret’e gelen adamların, oradaki halkı zaman içinde kandırıp yaşadıkları yeri maden ocaklarına dönüştürmeleri anlatılıyor ‘Mengü’de. Bir sonraki ziyaretlerinde eşlerini ve çocuklarını da kasabaya getiren adamlar, oradaki halkın meslek seçimlerine müdahil olup yaşam biçimlerini de tümüyle değiştirecektir. Adamların eşleri kasabadaki kadınları, adamların çocukları kasabanın çocuklarını yavaşça değiştirecek ve sonunda kapitalizmin dalga dalga yayıldığı her yerde olduğu gibi o olaysız kasabada da büyük felaketler boy gösterecektir.

DOĞA’NIN İZİNDE

Doğa tasvirlerini önde tutan anlatılarda bu durum bir handikap gibi görülse de bazen hikâyelerin tesiri o tasvirlerde saklıdır diyebiliriz. Öykülerin ‘kahramansız’ olması, bu anlamda önemli bir kusur gibi algılanabiliyor. Her öyküde öne çıkan bir hikâye yer alsa da, yazar hikâyelerini ete kemiğe bürünmüş karakterler aracılığıyla dile getirmiyor. O yüzden karakterlerin silik veya noksan olduğu düşünülebilir. Fakat bu durum, yazarın özel tercihi gibi geliyor bana. Öykülerin baş kişisi, aslında doğa’nın kendisidir. Esas meseleyi öykünün dışında tuttuğumuzda, betimlemelerin ve dolayısıyla dilin gücü zaten öyküyü çekip çeviriyor. Dolayısıyla öykülerdeki tek gerçek karakterin ‘doğa’ olduğunu söylemek, sanırım abartı olmayacaktır. Bu karakter bazen toprağı yarıp insanı yutan bir deprem, bazen güçlü bir flaşör gibi çakıyan yıldırım, bazense kalın gövdeli bir çam ağacı olabiliyor. Böyle bakıldığı zaman da tek güçlü karakterin -kırsal veya kent fark etmeksizin- doğa olduğu apaçık anlaşılabiliyor.

Belki de öykülerdeki felaketlerin bir pamuk ipliği gibi bağlandığı doğa, bu anlamda son sözü söyleyen en baskın karakterdir. Çünkü doğanın bozulması dengenin de bozulmasıysa, bu bozgundaki en büyük tahribatı da, ne yazık ki, yine insan görecektir.

İt Gözü/ Deniz Tarsus/ Can Yayınları/ 112 s.

*Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki’nin 1 Ekim 2015 tarihli 1337. Sayısında yayımlandı.