Ağlayan bir şarkı…

Nick Cave’in The Bad Seeds ile yakaladığı muhteşem uyum, benzersiz birliktelik..

Şarkının hüznü, video klipteki hikâyeyle daha da artıyor. Uzun uzadıya çıkarsamalar yapmak yerine Nick Cave’ e kulak vermeli..

Şarkının bir yerinde de denildiği gibi;

This is a weeping song

A song in which to weep… “

Reklamlar

Deli dâhi Dali*

 1

YA KOLAYDIR YA DA İMKÂNSIZ

“Bir deliyle aramdaki tek fark benim deli olmayışımdır” diyor uçuk ressam Salvador Dali. Fakat kıyafetleri, dehamın antenleri dediği bıyıkları, elindeki bastonu ve faltaşı gibi açılmış gözleri onun ne kadar sıradan bir insan olabileceği gerçeğini açıkça ortaya koyuyor: HİÇ!

Onun bu tamamen farklı insan yapısı, kişiliğinin ve davranışlarının ne derece gerçekçi olduğunu ve deli mi dâhi mi çıkmazının yanıtını anlamamızda bizi epeyce zorluyor. Bunun yanıtını bulmak için ilk gençlik çağlarına bakmamızsa kafaları iyice karıştırıyor…

Salvador Dali 11 Mayıs 1904’te İspanya’nın kuzeyindeki Figueras’ın bir köyünde dikti gözlerini hayata. 6 yaşında menenjitten ölen erkek kardeşi Salvador Dali’den üç yıl sonra doğdu Salvador Dali. Bir ikizi kadar benzediği abisinin adını alması elbette tesadüf değildi. İlk göz ağrılarını çok seven Dali ailesi, yeni doğan çocuklarına da bu adı vererek ölümsüzleştirmeye çalışıyordu ölü oğullarını. Salvador Dali, artık bir tenin hayattaki tin değiştirmiş haliydi! Bu olayı 1973’te şöyle yazacaktı: “Doğar doğmaz tapınılan bir ölünün ayak izlerinden yürümeye başladım. Beni severlerken hala onu seviyorlardı aslında. Belki de benden çok onu… Babamın sevgisinin bu sınırları yaşamımın ilk günlerinden itibaren çok büyük bir yara oldu benim için.” Öyle ki, Velazquez’in ‘Çarmıhta İsa’ tablosuyla, ölü Salvador Dali’nin resmi asılıydı anne babasının yatak odasında. Tüm bunlar Dali’nin dikkat toplamak için yaptığı davranışlarının nedeni sayılabilirdi. Ve Dali, ileride şu sözleri söyleyecekti: “Kendi kendime ölü kardeş değil, yaşayan kardeş olduğumu ispatlamak zorundayım. Bu nedenle kendimi ölümsüz kılıyorum. “ Yıllar sonra doğan kız kardeşi Ana Maria da Dali’nin bu çılgınlıklarını sınırlamasında etkili olamamış, aksine, iyice uçarı bir kişiliğe bürünmesine esin sağlamıştır.

“Hasta Çocuk” henüz 10 yaşında yaptığı ilk öz-portresinin ismidir. Bir süre sonra resim kurslarına başlamış, iyi bir ressam olan Tuan Nunez’den karakalem dersleri almıştır. İleriki yıllarda kübist akımın içinde yer almış ve neredeyse haftada bir oluşturduğu yeni yeni çizgilerle tekniğini değiştirmiş, geliştirmiştir. Bu dönemlerde her şeyden çok değer verdiği annesini yitirdi Dali. Bu olayı yıllar sonra şöyle yazacaktı: “Sevgili annemin ölümünü, bana yönelik büyük bir aşağılama saydım. Bunun üstesinden gelebilmem için çok büyük bir ün kazanmam gerekiyordu.”

Beklenmeyen bu ölüm, onun sanatçı kişiliğinde derin bir yara açmış, ama bu kanayan yaradan sürekli olağanüstü eserler doğmuştur. Bu sıralarda, 20’li yaşlarının başında, babasını da güçlükle ikna ederek Madrid Kraliyet Sanat Akademisi’ne kayıt yaptırdı. Fakat buradaki eğitmenler Dali’nin beklediği gibi çıkmadı, çünkü onların yeni yeni ilgi duyduğu akımları Dali çoktan geride bırakmıştı. Ressamlığını yetersiz bulduğu bir eğitmenin profesörlüğe atanması Dali’yi iyice çıldırtmıştı. Bu durumu eleştirdiği, öğrencileri de bu konuda kışkırttığı gerekçesiyle akademiden uzaklaştırılma cezası aldı. Daha sonraları da sınavı yapanların, kendisini değerlendirebilecek yeterliğe sahip olmadığını söylemiş, bu yüzden de sınavlara girmemiştir. Dali, bu çabalarının karşılığını almış, 1926’da akademiden atılmıştır. Bu dönemlerde içlerinde Pepin Bello, Raphael Barradas ve Garcia Lorca gibi isimlerin bulunduğu grubun önderi oldu. Ünlü şair Garcia Lorca’yla dostlukları gitgide artıyordu. Fakat şairin Dali’ye karşı olan sevgisi gittikçe değişmiş, yerini eşcinsel bir tutkuya çevirmişti. Dali, bu olaydan şöyle söz eder: “Garcia Lorca bana sahip olmak istediğinde, dehşet içinde karşı koydum.”

 

ARKADAŞIMIN AŞKISIN      

 

Dali’nin tabloları bu sıralarda gittikçe üne kavuşuyor ve her kesimden olumlu eleştiriler topluyordu. Özellikle Gerçeküstücülerin ilgisini çekmeyi başarmıştı ve içlerinde arkadaşı şair Paul Eluard’ın da bulunduğu bir grup sanatçı Dali’yi ziyarete gelmişti. Bu ziyarete Paul Eluard’la birlikte eşi Gala da gelmişti. Hayatının bu en önemli günlerinde Dali, arkadaşının eşine, Gala’ya aşık olmuştu… Gala, Dali’nin resimlerinde yarattığı ince belli, kürek kemikleri belirgin ve atletik bedene sahip kadının ta kendisiydi! Gala’yı hiç görmediği halde, onu tablolarına farkında olmadan, yıllar öncesinden koymuştu. Ve ne ilginç ki, tablodaki bu kıza ‘Galuchka’ adını uygun bulmuştu. Dali, Gala’yla konuşmak için buluştuğu o gün o kadar heyecanlıydı ki ağzını her açtığında kahkaha krizlerine tutuluyor, bir türlü konuşamıyordu. Buluştukları o gün Dali çılgın bir biçimde gitmişti Gala’nın yanına. Koltukaltlarını tıraş edip maviye boyamış; gömleğini, göğüs uçları ile göbek deliği açıkta kalacak şekilde kesmiş, üzerine keçi pisliği ve balık tutkalı sürmüş, kulağına kırmızı bir sardunya takmıştı. Bu olayı şöyle anlatıyor Dali: “Ona dokunmak üzereydim… Kollarımı beline saracaktım ki küçük bir devinimle ama sanki ruhunun var gücüyle uzanan eliyle elimi tuttu. İşte bu gülünecek bir şeydi! Ve güldüm, vicdan azabıyla katlanan bir tedirginlikle güldüm. Davranışımın zamansız bir gücenmeye yol açma tehlikesini daha başından biliyordum. Ama Gala, gülmeme alınacağına gururlanmış göründü. Başkası olsa düş kırıklığı içinde bırakırdı ama o sanki insanüstü bir güçle daha da sıkı sarıldı elime. Bir bilici gibi, içine doğmuş gibi, kahkahalarımın gerçek anlamını kavramıştı. Bunun sıradan bir neşe kahkahası olmadığını biliyordu. Hayır, gülüşüm kuşkuculuğun değil, usdışı duyarlığın göstergesiydi. Gülüşüm uçarılıktan değil, karşı karşıya olduğum depremden, mutluluktan, korkudandı. İşittiği bütün o korkunç, delice kahkaha fırtınalarından sonra, ona duyduğum saygıdan patlayan bu sonuncusu, en beklenmedik, en yıkıcı olanıydı. Bu kahkahayla kendimi onun ayaklarının altına fırlatmıştım, hem de en yüksek yerden! ‘Küçüğüm! Birbirimizi hiç bırakmayacağız,’ dedi bana.” Gerçekten de öyle oldu: Aradan 56 yıl geçinceye, Dali 78 yaşına gelinceye, Gala 1982’de ölünceye kadar hiç ayrılmadılar…

Dali 1929’da Paris’te gerçekleştirilen ilk sergisinin açılışına katılamadı çünkü Gala’yla birlikte kent dışına çıkmıştı. Paris’ten ayrılmadan önce senaryosunu Luis Bunuel’le birlikte yazdığı “Bir Endülüs Köpeği” filmini seyretti. Dali filme çok güveniyordu ve bunu ‘Gizli Yaşam’ında şöyle yorumlayacaktı: “Film, istediğim etkiyi uyandırdı… Savaş sonrasının yarı aydın avant-garde goygoyculuğunu tek gecede yerle bir etti. Filmin ilk sahnelerinde, kızın gözünün usturayla yarıldığını gördüklerinde, soyut sanat denen o iğrenç şey önümüzde diz çöktü, ölümüne yaralandı, bir daha doğrulamadı. Avrupa’da artık Mösyö Mondrian’ın o küçük manyakça pastillerine yer yoktu.”

Film, gerçekten çok çarpıcı bir etki bırakmıştı izleyenlerde. İki dâhi insan tamamen rüyalarındaki imgelerle ifade etmişlerdi filmlerini. Filmi yaparken tek bir kurala uymuşlardı: Akılcı, psikolojik ve kültürel açılımları olabilecek hiçbir imge ya da düşünceyi kullanmayacaklardı. Hatta Bunuel, gözü usturayla kesilen kızı, ay’ın önünden geçen bulutlar imgesinden yaratmıştır. Bu kadar tartışmalı bir filmin bedeli de ağır olacaktır tabii. Filmin galasını izlemeye gelen bir grup insan, Dali’nin ve Bunuel’in fotograflarının yer aldığı çerçeveleri yerle bir  etmiştir. Buna çok kızan Dali, gazetecilere, yüz yıl sonra bu insanların değil kendi adının anılacağını söylemiştir.

Parasal sıkıntıların da başladığı bu dönemlerde Dali ve Gala birlikte çalışıp farklı farklı işlere bulaşmıştı. Dali o zamanlarda en üretken dönemlerini yaşıyordu. İlginç proje tasarımlarıyla yine beğenileri üzerine çekmeyi başardı. Ayna işlevi gören takma tırnaklar, su doldurulup içinde kan dolaşımı düzeninde balıkların yüzdürülebileceği vitrin mankenleri, satın alanın vücuduna göre dökülecek bakalit mobilyalar, sırt için tasarlanmış takma göğüsler, otomobiller için- tüm yapımcıların on yıl sonra kullandığı- aerodinamik formları içeren kapsamlı bir katalog… Bu projelerin en ilginçlerinden biri de, bir apartman dairesi için tasarlanan, Hollywood yıldızı Mae West’in fotografına bakılarak yapılan “Mae West Dudaklarından Divan” projesidir.

aa

bb

Dali ayrıca şapkalar, kravatlar, yenilebilir düğmeler, gerçek ıstakozlu ve mayonezli giysiler de tasarlamıştır. Gala her sabah bu ilginç projeleri satmak için akşamlara kadar dolaşırdı.

 

“ NE ZAMAN RUHUMU TEMİZLEMEK İSTESEM, TEN İÇİNDEN GÖKYÜZÜNE BAKARIM ”

Dali artık bu dönemlerde ünü gittikçe yaygınlaşan bir sanatçıydı. Çok iyi fiyatlara satılan tablolarının dışında film prodüksiyonları ve baleler için yaptığı dekorlar, yan gelirleri arasındaydı. Yaratıcılığını ve çılgınlığını bu işlerde de yansıtmıştı. Yaptığı son organizasyon da Lady Diana’nın düğününün organizasyonudur. Dali, bu kadar çok beğenildiği bu zamanlarda Gerçeküstücülerle büyük bir tartışma içindeydi. Özellikle Breton artık Dali’yi Gerçeküstücü kabul etmiyor, üstelik Hitler yandaşlığıyla suçluyordu. Dali ve eşi Gala ilk önce İspanya İç Savaşı’ndan, daha sonra da Dünya Savaşı’ndan kaçmak için tüm dünyayı gezdi. 1934’te beş yıllık aktif bir işbirliğinden sonra eski sürrealist arkadaşlarından ayrıldı ve küçük burjuvaya dönüşmekle suçlandı. Çünkü politikadan sürekli kaçıyordu: Politikayı kansere benzetiyordu. Newyork’a yerleşti ama ara sıra geri dönüyordu.

Ve 1982’de Gala öldü…

Dali bu olaydan sonra, neredeyse resim yapmayı bıraktı. Ölümsüz olduğu inancına kapılmış ve bunun için de yemek yemesine gerek olmadığını düşünmüştü. Ve midesine takılan bir boruyla yapay beslenme uygulandı. 1989’da kalp krizi geçirerek yaşamını yitirdi. Cesedi ilaçlandı ve Figueras’taki müzesine hakim olan dev kubbenin altına gömüldü. Dali, çılgınlığını yaşamının son anına kadar sürdürmüştür. Öyle ki, “Bir sürü orijinal Dali imzalı sahte Dali tablosu olmasını istiyorum her tarafta” demiş ve geriye 200 kadar altları imzalı boş tuval bırakmıştır.

2

* Bu yazı ‘karakalem’ dergisinin Mart 2008 tarihli 2. sayısında yayımlandı.

Bir kibar katil*

altay-öktem

Roman veya öykü yazarlarının, ya da diğer deyişle ‘hikaye anlatıcıları’nın en tabiî açmazlarından biri hiç şüphesiz ki tekrara düşme meselesidir. Bu mesele öyle zannediyorum ki yazılı edebiyatın ilk ortaya çıktığı vakitten beri süregelmiştir. Sonuçta anlatılacak olay sayısı üç aşağı beş yukarı belli. İşte tam da bu noktada anlatımı pekiştirip güçlendirecek yeni bir arayışın içine girer yazar. Olay örgüsü, dramatik çatı, mekan/zaman konumlandırması gibi aslında kendiliğinden ortaya çıkan yazı unsurlarına böylelikle ‘biçim/tarz’ adını vereceğimiz yeni bir madde eklenmiş olur. Özellikle güncel edebiyat içerisinde yer alan her eserdeki belirgin ve öne çıkan özellik, hikaye için seçilmiş olan anlatım dilidir. Hikayenin büyük yükü artık ‘olay’dan ziyade ‘biçim ve kurgu’nun omuzlarına binmiştir. Şimdilerde esenkitap tarafından basılan O Adam Babamdı adlı yeni romanıyla tekrar gündemde Altay Öktem. Kitap içeriğine giriş yapmadan evvel, başkaca bir meseleye dikkat çekmek isterim. Yayınevi gözetmeksizin söylüyorum, basılmış tüm kitaplarda sıkça rastladığım yazım yanlışları, dizgi hataları ve özensiz mizanpaj; bu kitapta kesinlikle rastlanmayan bir durum. Bahadır Baruter’in benzersiz çizimiyle kitap kapağını süsleyen illüstrasyon ve kitap konusu arasındaki uyumsa kesinlikle takdire şayan. Gelgelelim kitaba. Az evvel bahsettiğim tarz ve biçim meselesine şimdi geri dönüyorum. O Adam Babamdı, bir katil otoportresi olarak okunmaya müsait bir temanın içinden hiçbir klişeye saplanmaksızın çıkıveren usta işi bir kitap. Özellikle Dünya Edebiyatı’nda sıkça işlenen ve suç/polisiye/gerilim türleri arasında seyreden bir hikayeye aşina olan hemen herkes bilir ki, katillerin maktullerden daha sevimli ve zararsız tipler olarak resmedilmesi çok bilindik bir trüktür. Bu yöntem dahilinde ilerleyen kitabı benzerlerinden ayırt eden çok önemli bir unsur var ki, o da ayrıksı dil meselesi. Türkçe yazılmış eserler için konuşursak, eski Türkçeyle yazılmış kitaplarda cinayet ve suç temalarına rastlamak handiyse mümkün değil. Kitabın ilk ve bence en büyük artısı tam da bu. Şık takım elbisesinin içindeki incelikli ve zarif bir kâtibin oysa azılı bir katil olduğunu kim öngörebilir ki? Haydar Bey, bu anlamda eşine rastlanmaz bir ustalıkla çizilmiş antikahraman portresi olarak karşımıza çıkıyor. Karşımıza çıkmakla kalmayıp; duygularımıza, hislerimize ve derimize nüfuz ederek içimizdeki biri, hem de çok gizli ve aslında çok afişe biri olarak vücut buluyor. Kitabı okuyanlar için ikinci baskı, okumayanlar için spoiler olacak şu bilgileri sunmakta bir beis görmüyorum. İşinin ehli bir kimse olan Haydar Bey’in ‘iş akdinin feshi’yle açılıyor kitap. Mahmut Bey adlı bir zâtın kâtibi olan ve dokuz parmak daktilo yazabilen Haydar Bey’in iş hayatının aniden ve sebepsiz bitivermesini elbette üzülerek okuyoruz ilk bölümde. Gerçi ilerleyen sayfalarda bu işten çıkarma meselesinin gerçek sebebini bir nebze öğrenmiş olacağız ama kitabın kendi gerçekliği içinde bu sudan sebep dolayısıyla Haydar Bey’in işsiz kalmasına bir türlü anlam veremeyeceğiz. Özetle; kitabın önemli bir parçası olan önsöz kısmını dışarıda bırakarak söylersek, birinci bölümde meydana gelen olaylar silsilesi şöyle gelişiyor: İşini kaybeden kâtip Haydar Bey, çekmecesinden kişisel eşyalarını toparlayıp çalıştığı müesseseden ayrılmak üzeredir. Kitabın ilk cümlesiyle bu olaya neyin sebebiyet verdiğini peşinen anlamış bulunuyoruz. Bahsi geçen ilk cümleyi alıntılıyorum: “Bikinimi çekmeceden çıkarıp çantama koydum.” Birazdan tüm eşyalarını toplayıp odasını terk edecek olan Haydar Bey hakkında bir izlenim elde edebilmek için ilginç bir ilk veri! Pılını pırtısını toplayıp Mahmut Bey’le vedalaşmak üzere onun odasına vardığındaysa tam bir trajedi yaşıyor Haydar Bey. Kendisine ‘Allahaısmarladık’ deyip de bir yanıt alamayınca, bu asabiyetini ve üzüntüsünü  belli etmek istercesine odadan çıkarken kapıyı sertçe çarpmak istiyor. Ve fakat kapının yaylı mekanizması dolayısıyla bu ani çıkışı karşılıksız kalıyor ve kapı yavaşça, yumuşacık kapanıveriyor. Kapitalist dünyanın tıpkı karakalem resmi gibidir bu sahne. Haydar Bey’in bu sahnedeki savsak ve hüzünlü halleri, Neil Simon’ın Anton Çehov öykülerinden derleyerek yazdığı Sevgili Doktor oyunundaki İvan İlyiç Çerdyakov’u hatırlattı bana. O piyeste, azar işiten ve yerin dibine sokulan Çerdyakov’un suratsız ve baskıcı generali önemli bir yer tutar. Çerdyakov da Haydar Bey gibi küçük bir memurdur sonuçta. “Yeşil Sahalar ve Parklar Bakanlığı”na bağlı bulunan ‘Ağaçlar ve Fidanlar Müdürlüğü’nde başkâtip yardımcısıdır. Bu iki eser arasındaki uzak akrabalık ilişkisi bir noktadan sonra sekteye uğrar. Çerdyakov ve generali arasındaki ilişki siyasi bir taşlamayla son bulurken Haydar Bey ve Mahmut Bey’in ilişkisi kriminal bir vakayla son bulacaktır. Kafa kesme sahnesiyle son bulan bu cinayet sahnesini okurken çok da, kendimce, rahatsız olmayışımızın sebebi, cinayet aracı olarak küçük ve masum bir cam parçasının seçilmesinden öte, ezilen bir bireyin patronuna karşı haklı isyanı olarak yorumlanabilir. Baskıcı düzene karşı duyduğumuz azılı öfkemize su serpen bu olayı başka bir açıdan yorumlamak da mümkün: O da hiç şüphesiz ki, bu kan donduran sahnede işini büyük bir soğukkanlılıkla yapan katilin edebi bir oyun içerisinde olduğunu varsaymamız ve olayın gerçekliğine bir şekilde kendimizi inandırsak dahi, karakterin kişisel özellikleriyle toplumsal kimliğini hatırımıza getirerek bu durumdan Brechtyen bir etkiyle, yani epik bir biçimde çıkmamızdır. İşte dilin imkanları tam da burada devreye giriyor. Zarif bir eski zaman beyefendisi olan Haydar Bey, kendini ifade ederkenki kibar tavrından, davranışlarındaki asil zarafetten ödün vermediği için bizi meselenin özünden uzak tutar. Hunharca cinayetler işleyen bir kimseden nefret etmiyorsak bunun edebiyattaki karşılığı elbette ki yazarın dil konusundaki maharetidir. Kitabın, az önce de belirttiğim ilk sayfasından itibaren gelişen olaylar gösteriyor ki hepimiz bir nefret suçunun failleriyiz. Bunu şuna dayanarak söylüyorum. Kitapta anlatılan cinayetlerin düğümlendiği tek bir nokta var bana kalırsa: Eflâtun bir bikini! İlerleyen sayfalardan anlıyoruz ki, Haydar Bey satın alacağı o bikiniyi gizli bir cinsi sapıklık neticesinde veya fetişizme düşkün bir cani olması hasebiyle giymiyor üzerine. Oldukça çocuksu ve olağan bir durum var çünkü ortada. Hassas kumaşı ve göz alıcı eflâtunî rengiyle üzerinde nasıl duracağını merak ettiği için satın alıyor o bikiniyi. Ve mesaisi sırasında, ki işine engel olmayacak bir vakitte, bikiniyi giyiyor ve Mahmut Bey’e yakalanıyor! Burada antikahramanımız Haydar Bey’in bence etkili ve oldukça haklı bir savunması var. İşini doğru düzgün yapan bir kimse olması, üzerine düşen sorumluluğu layıkîyle yerine getiriyor olması, patronu tarafından göz ardı ediliyor ve dış görünüşündeki aykırılık dolayısıyla işinden ediliyordu. Haydar Bey’in en büyük şikayeti de bu saçma hadise içindi aslında. Bahsettiğim nefret suçlarının temelinde elbette buna yakın bir algı yatıyor. Burada resmedilen olay, çok tabiî ki, standart dışı, marjinal bir örnek. Fakat derin bir perspektifin içinden bakarsak, ifade edilmek istenilen meseleyle buradaki örnek birebir örtüşüyor. Yalnızca işini yapan bir kimseyi başka bir sebepten dolayı yargılamaya başladığımız zaman, sonuçta hiç de tahmin edemeyeceğimiz bir felaketle karşılaşabiliyoruz. Üstelik bu durumda, felaketi ortaya çıkaran tarafın hangisi olduğu konusunda sakıncalı bir ikilem içine düşebiliyoruz. Bir tarafta canice işlenen cinayetler olsa da, diğer tarafta bu caniyi besleyen başka unsurlar olduğunu göz ardı edemeyiz. Eflâtun bir bikini, bu hikayede masum bir sembol. Kaldı ki, ‘eflâtun’ ve ‘bikini’ kelimelerini eşelediğimiz zaman karşımıza çıkan tablo oldukça tanıdık gelecektir bize. Dolaylı bir okuma yaparak bu sembolün veya imgenin, tastamam bir kadın metaforu olduğunu söylemek, sanırım aşırıya kaçmayan bir benzetme olacaktır. Belki yine uzak bir çağrışım olarak algılanacak ama aslında bana kalırsa hikayenin tam ortasındaki anafikre dikkat çekecek şu cümleyi alıntılamakta fayda görüyorum: Rakel Dink’in kurmuş olduğu o esaslı cümledeki derin tespit bence bütün meseleyi özetlemekte. Hatırlarsınız- hatırlamak zorundasınız- Hrant Dink’in öldürülmesinin ardından tonlarca cümle sarf edildi ve onlarca kişi sorgulandı, yargılandı. Hrant Dink’in cenazesinde, eşi Rakel Dink tarafından yapılan konuşmada büyük bir mesaj saklıydı. Neydi o tılsımlı cümle, hatırlayalım: “Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim…” Bu ‘nefret’ meselesinin odağında, Haydar Bey’in işlediği bu ilk cinayetten sonra sıradaki her maktulde aynı ortak özelliği görürüz aslında. Bikinisinden dolayı Haydar Bey’i işinden eden patronun, o bikiniyi satarken yine Haydar Bey’le dalga geçen manifaturacı Hamdi’den pek de farkı yoktur. Haydar Bey’i pencerede bikinisiyle görüp tüm mahalleye bunun dedikodusunu yayan o küçük çocuk da maalesef bu durumdan mesuldür. Patronundan esnafına, hatta küçük bir çocuğuna değin tersten bir okuma yapmaya kalkışacak olursak aslında hangimiz suçlu olacak?

* * *

Kitaptaki karakterlere geri dönecek olursak, musîkiperver Haydar Bey’in işlemiş olduğu bu cinayetlere tanıklık eden bir de hayat arkadaşı olduğunu görürüz: Sacide. Cinayetleri seyretmekle kalmayıp kimi zaman bu cansız insan bedenlerinin tadına da bakan biri Sacide. Oysa pek sıcakkanlı olmayan, kendi doğasında bir kedidir Sacide. Böylesi zor bir sahiple yaşamak büyük bedeller gerektirecektir elbette ve günün birinde Sacide de bu bedeli ödemek zorunda kalacaktır. Sacide’nin bu dünyayla ilişkisini kesen o vahim hadiseyi, kitabı hala okumamış olanlar varsa diye, hatırlatmayı uygun görmüyorum. Bu esrarengiz ölüm biçimini, kitabın o esrarengiz sayfaları arasında gezinerek görmek sanırım daha doğru olacak. Bir başka karakter de, işinden kovulan Haydar Bey’in yerine getirilen sarışın, mavi gözlü, pek alımlı Kâtibe Hanım. İkisi arasındaki en önemli özellik herhalde dokuz parmak daktilo yazıyor olabilmelerinde. Neden on değil de dokuz parmak daktilo yazdıklarının gizemi de yine bakir okuyuculara bırakmak istediğim bir başka detay. Çünkü bu gizem, esasında daha büyük bir gizemin içinde saklanıyor: O da Haydar Bey’in babasıyla olan ilişkisi. Yalnızca ismini zikretmekle yetineceğim Mazhar Bey, oğlunun hayatında pek önemli bir yer teşkil ediyor. İkisi arasındaki çatışma ve etkileşim, kurgunun belkemiğini oluşturan esaslı bir mesele. Kitapta çocukluğundan ve orta yaş hallerinden yaşam kesitlerine tanıklık ettiğimiz Haydar Bey de günün birinde evlenir nihayet. Hem de Müberra adında güzel mi güzel bir ismi ve mavi mi mavi gözleri olan bir hanımla. İkisi arasındaki ilişkiyi de bir kenara bırakıyor ve bence kitabın en hoş bölümlerinden biri olan Martılar’ı keyifle okumaları için okuyuculara müsaade veriyorum. Gelgelelim küçük katil Haydar’ın ıslahevi günlerine. Burada devreye iki karakter giriyor. İlki Sıhhiyeci Şahap adında badem bıyıklı bir ıslahevi görevlisi. 6 yıl boyunca Haydar’a göz kulak olacak Sıhhiyeci Şahap’tan öğreneceğimiz çok büyük bir hikaye var kitapta ve ikinci karakter de bu hikayede saklı. İsmini söylediğim vakit, kendisini tanıyanların büyük bir şaşkınlık yaşayacakları bir kahraman bu. Gerçek hayattaki ve kitaptaki adıyla Esat Adil, kendisini tanımayanlar için de aslında tam anlamıyla bir ‘kahraman’. Kendisi hakkında etraflıca bir araştırma yapamasam da, böylesi bir karakterin gerçek kişiliğiyle romana dahil olmasının çekiciliğine kapılarak geniş bir okuma yaptığımı belirtmeliyim. Kimdir bu zât özetle; tanıyalım, hatırlayalım. Esat Adil Müstecaplıoğlu, 1904’te Balıkesir’in Balya ilçesinde dünyaya geliyor. Babasını yitirdiğindeyse henüz iki yaşındadır(Haydar Bey’le uzak ama benzer bir yazgısı olduğu söylenebilir). 15 yaşındayken Kuvayi Milliye’ye katılır. 1928’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirir, Belçika’da doktorasını yapar. 1932’de Balıkesir Halkevi’ni kurduktan sonra da “Balıkesir’de Savaş” gazetesini çıkarmaya başlar. Esat Adil aynı zamanda 1946’da kurulup altı ay sonra kapatılan Türkiye Sosyalist Partisi’nin kurucularındandır. 2. Dünya Savaşı yıllarında cezaevi müfettişliği yapar. Edirne ve İmralı cezaevlerini kurar ve bir dönem İmralı Cezaevi müdürlüğü görevini de üstlenir. Şimdilerde Abdullah Öcalan’ın tutuklu bulunduğu bina dahil, İmralı Cezaevi’nin bütün yapıları onun zamanında inşa edilmiştir. Emin Karaca’nın 2008 yılında Belge Yayınları’nca basılan kitabı ‘Unutulmuş Bir Sosyalist: Esat Adil’den öğrendiğimize göre, cezaevi müdürlüğü yıllarında suçluları cezalandırmanın değil, onları ıslah etmenin yollarını arayan bir kişiliğe sahiptir Esat Adil. Üstelik cezaevindeki mahkumları üretime dahil ederek, onların kendi yiyeceklerini yetiştirmelerine de imkan sağlamış. Mahkumları belirli aralıklarla ev izinlerine çıkarıyor; hatta katilleri bile evlerine yollayıp kalan cezalarını daha sonra çekmelerini sağlıyor. Bu yüzden cezaevinde kendisine ‘baba’ lakabı takıldığı rivayet edilir. Esat Adil hakkındaki bir diğer ilginç bilgi de, 2. Dünya Savaşı’nın sürdüğü sıralarda, cezaevinde tutuklu bulunan mahkumlara, Mudanya dağlarının eteklerinde gerilla eğitimi vermesidir. Hatta Esat Adil, dönemin Sovyetler Birliği’nden yardım talep etmeye kadar götürür işi. Elbette ki o dönemin devlet yönetimiyle ters düşmesine sebep olan bir durumdur bu. İmralı Cezaevi müdürü olduğu sıralarda Tan gazetesine ‘Adiloğlu’ takma adıyla yazılar yazmaya başlar. Sivri mizacı İsmet İnönü’nün dikkatini çeker ve dönemin Adalet Bakanı Ali Rıza Türel’den ‘Adiloğlu’ lakaplı bu yazarı tespit etmesini ister İnönü. Esat Adil ifşa olunca gazetesinden kovulur ve esas mesleğini yapmaya, avukatlığa geri döner. Sıhhiyeci Şahap bu çok sevdiği müdürü Esat Adil’in kim olduğunu anlatıyor Haydar’a ve biz de hikayenin bir kısmını bu sayede öğreniyoruz. O dönemde yaşanan ayaklanmalar, isyanlar ve hükümetin tavrı da kitabın arka planına ışık tutan önemli ayrıntılar. Bu anlamda kitabın en masum karakterinin Esat Adil olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. Haydar Bey, Esat Adil’e yetişememiştir ama yine de ortak bir kaderin içinde buluşacaklardır kitabın sonunda. Bunca hadisenin sonunda geriye ne kalıyor peki? Yani Haydar Bey’den geriye, bizlere kalan bir şeyler olmalı elbette. Bir diğer deyişle Haydar Bey’in geride bıraktığı emanet ne olabilir? Bu son sürprizi de kitabın son cümlesine saklayalım ve siyah poşetin içinde neler olduğunu merakla bekleyelim.

* Bu yazı kısaltılmış olarak, 31 Mart 2015 tarihinde http://www.artfulliving.com.tr adresinde yayınlandı.