‘Belirsiz’ bir edebiyat*

su-edebiyat-denen-sey-kapak-ic

“Bir edebi metni okurken zihniniz artık sadece sizin olmaktan çıkar. Edebiyat üstüne düşündüğünüzde başka bir zihin, size yabancı düşünceler zihninizi ele geçirir. Öteki olma, başka birisi olma, başka bir yerde olma, daha önce hayal etmediğiniz yerleri ve yolları hayal etmeye yönelik canlandırıcı, ölçüsüz, özgürleştirici, büyüleyici olanaklar açılır önünüzde.”

Andrew Bennett ve Nicholas Royle, Şu Edebiyat Denen Şey adlı kitapta edebiyat üzerine düşünmenin önemini ve gücünü bu şekilde yorumluyor. Bristol ve Sussex Üniversitelerinde İngiliz Dili ve Edebiyatı profesörü olarak eğitim veren yazarlar, yakın bir zaman önce Notos Kitap etiketiyle çıkan Şu Edebiyat Denen Şey adlı bu eserin öncelikle üniversitede edebiyat okumaya başlayan ya da başlamayı düşünenler için yazıldığını belirtiyor. Edebiyat üzerine düşünen herkes için bir ders kitabı niteliğinde okunabilecek bu eser, alt başlıkta belirtildiği gibi okumak, düşünmek ve yazmak kavramları üzerinde duruyor daha çok. Edebiyat Okumak adlı giriş bölümündeyse edebiyatın basit görünmesine rağmen neden karışık ve çok yönlü  bir okuma pratiği gerektirdiği sebep ve sonuçlarıyla birlikte ele alınıyor. Edebiyat sözcüğü gerçekten de sözlükteki anlamını karşılıyor mu? Burada eleştirmen Raymond Williams’ın Keywords (Anahtar Sözcükler) kitabından bir alıntı yaparak “Edebiyat zor bir sözcüktür, bunun nedeni kısmen alışıldık çağdaş anlamının ilk bakışta çok basit görünmesidir” cümlesine yer veriliyor ve edebiyatın bilinen anlamının ötesinde çok daha farklı zenginlikler sunduğu belirtiliyor. Bennett ve Royle, edebiyat sözcüğünün tam karşılığını aramakla başlayan ve gittikçe kesin bir belirsizliğe doğru sürüklendiğimiz bu süreçte doğru okuma, düşünme ve yorumlama biçimlerinin ne derece önemli olduğunu bir kez daha hatırlatıyor bize.

İKNA RETORİĞİ

Edebiyat ne hakkındadır peki? Kitapta edebiyatın sonsuz anlatım gücü ve potansiyeline sahip olduğu, bu yüzden her şey hakkında olabileceği belirtiliyor. Edebiyata her olayın veya durumun dahil olabileceği elbette kabul edilebilir bir görüş; ancak politika, siyaset ya da bilim gibi farklı alanların içerisinde edebiyatın ne kadar yer kapladığı konusunda neler söyleyebiliriz? Burada ‘ikna retoriği’ kavramı üzerinde duran Bennett ve Royle, bir düşünceyi veya duyguyu kabul ettirmek için edebiyatın ne kadar gerekli olduğunu ifade ediyor. Üstelik büyük politik metinlerde bile her zaman şiirsel bir enerji olduğunu öne sürerek gündelik yaşantımızda, yani okumak ve yazmak dışındaki zamanlarımızda bile edebiyatın varlığını görebileceğimizi belirtiyor. Şu saptama önemli: “En geleneksel biçimiyle ‘politik alan’ın bile hikâye anlatımı, retorik mecazlar, dramatikleştirme ve öbür şiirsel etkiler gibi edebi boyutlar olmaksızın düşünülemeyeceğini görebiliriz.” Bu ifadeyi bir soruyla daha genişletelim. Edebiyatın dışında kaldığımız durumlarda, yani yaşamın olağan akışında bizi büyüleyen, etkisi altına alan ve duygularımızı, düşüncelerimizi tümüyle sarsan olayları göz önüne getirdiğimizde bu teslim olma halinin temelinde edebiyat yine de var mıdır? Bennett ve Royle burada ikna retoriğini devreye sokuyor ve hayatımızın neredeyse büyük bir bölümünde edebiyatın izleri olduğuna dikkat çekiyor. Yazının devamında Martin Luther King’in “Bir hayalim var…” ile başlayan ünlü konuşması örnek gösteriliyor ve politikanın içindeki gizli edebiyatın ne derece önemli olduğu belirtiliyor. Bu durum yalnızca politika veya siyaset için geçerli değildir üstelik. Satın alacağımız herhangi bir ürünün bile adından, ambalajından, ya da görsel tasarımından ne kadar etkilendiğimizi düşününce bizi ikna etmeyi başaran bu sebeplerin altında katıksız bir edebiyat olduğu sonucuna ulaşırız.

EDEBİYAT DİSİPLİNİ

Edebiyatın yazınsal olmayan öteki türlerle, hatta edebiyata tümüyle uzak olan alanlarla ilişkisi konusunda dikkat çekici bir saptamada daha bulunuyor Bennett ve Royle: Disiplin Benzerliği. Söz konusu edebiyat olunca bir metni okuyup değerlendirirken hangi aşamalardan geçtiğimizi ve bu süreçte yazılan eserin dışına ne kadar çıkabildiğimizi belki de pek düşünmeyiz. Oysa kitapta yazınsal bir metnin, çoğu kez öyle görünmese bile çeşitli edebiyat disiplinlerine, katı protokollere ve okuma metotlarına ihtiyacı olduğu üzerinde duruluyor. Herhangi bir metni dilediğimiz şekilde yorumlamak nereye kadar mümkün? Böyle bir özgürlüğün, sadece edebiyat için değil başka alanlarda da pek mümkün olmadığını ifade ediyor Bennett ve Royle. Hukuksal bir davanın gelişme ve sonuçlanma aşamalarında nasıl ki taktiksel bir çözüm arayışına giriliyorsa, aynı şey edebiyat için de geçerli. Dolayısıyla belli başlı yöntemlerin uzağında değerlendirilen bir edebiyat eseri çoğunlukla eksik ve hatalı okunacaktır. Burada karşımıza şöyle bir soru çıkabilir: Bilimsel ya da hukuksal bir önermenin karşılığı her zaman rasyonel bir çözümlemeyle sonuçlanırken bütün gücünü kurmacadan ve dolayısıyla ‘hayâl’lerden alan edebiyat, nasıl olur da böyle bir gerçekliğin içinde değerlendirilir? Kitapta sözü edilen gerçeklik kavramı metnin konusu veya içeriğiyle değil, tamamen onun yapısıyla ilgili. Herhangi bir romanın veya roman karakterinin bu anlamda ‘mantıklı’ olmadığını düşündüğümüz halde ona inanır ve kurulan gerçekliğin bir parçası oluruz. Fakat bir an için metnin dışına çıktığımızda yazılan hayatların yalnızca metinde var olduğunu, dolayısıyla adına kurmaca dediğimiz bu gerçekliğin de birileri tarafından ‘uydurulduğuna’ tanıklık ederiz. Bennett ve Royle, bu tür metinlerin yapısını kurabilmek için zihin okuma ve büyülü düşünmenin de içerik/konu kadar önemli olduğunu savunur. Karakterler gerçek olmasa bile bizi bu gerçekliğe inandıran o sihirli güç nedir? Bu soruyu sormaya başladığımızda edebiyat üzerine de düşünmeye başlıyor ve Bennett ve Royle’un sözünü ettiği edebiyat disiplinine biraz daha yaklaşıyoruz. Yazının başında alıntıladığım “Bir edebi metni okurken zihniniz artık sadece sizin olmaktan çıkar” cümlesi de bu disiplinin ortaya çıkması ve şekillenmesi konusunda bize önemli ipuçları verecektir.

Edebiyat disiplini kazanabilmek, düşünmeye ve yorumlamaya dayanan bir okuma biçimi geliştirebilmek aynı zamanda yaratıcı ya da nitelikli okuma denilen bir başka edebiyat disiplinine taşıyor bizi. Peki ne demektir yaratıcı okuma? Bennett ve Royle tek bir cümle üzerinden özetliyor bu ifadeyi: “Yaratıcı okuma, metnin içinde olmayan şeyler yaratmakla değil, metnin içinde olan şeyleri metnin ötesindeki şeylerle ilişkilendiren yeni düşünme biçimleri yaratmakla ilgilidir.” Demek bu türlü bir okuma biçimi yazarla okurun birlikte ilerlediği, sorular sorduğu, çözümler aradığı sonsuz bir ufuk seriyor önümüze.

Andrew Bennett ve Nicholas Royle, Şu Edebiyat Denen Şey adlı kitapta bizi edebiyatın belirsiz dünyası içerisinde gezdiriyor ve bu belirsizlikten çıkabilmenin yollarını ana hatlarıyla gösteriyor.

 

Şu Edebiyat Denen Şey/ Andrew Bennett – Nicholas Royle/ Çev. Mukadder Erkan/ Notos Kitap/ 216 s.

*Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki’nin 9 Şubat 2017 tarihli 1408. sayısında yayımlandı.

Reklamlar

Cemal Süreya ve Şiir Dili*

 

cem

 

Modern Türk Şiiri’nin tarihsel serüvenine göz attığımızda bugünün şiir dilini kuran ve onun anlatım olanaklarını esnetip genişleten kuşağı hiç düşünmeden İkinci Yeni olarak yorumlayabiliriz. Garip akımının şiire kattığı gündelik konuşma dili, özellikle İkinci Yeni çizgisinde daha da netleşti ve ölçü ile aruzun tıkandığı ve artık yetmediği noktada şiire taze kan aşıladı. Böyle bir katkının şiiri taşıdığı yerde şüphesiz ki yeni anlatım biçimleri ve farklı bakış açılarının izlerine rastlamak mümkün. Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat gibi dönemin önde gelen şairleri ilerleyen dönemlerde başka bir şiirin izini sürseler de İkinci Yeni’den aldıkları lirik ve coşkulu anlatımdan vazgeçmediler. Üstelik bu durumu yalnızca şiirlerinde değil, edebiyatın öteki verimlerinde de sürdürdüler.

Cemal Süreya içinse kısa süren yaşamı boyunca şiir yazmaya ve şiir üzerine düşünmeye çalışarak öteki şairlerden ayrıldı diyebiliriz. İkinci Yeni’nin önde gelen isimleri roman, tiyatro ve öykü gibi alanlarda eserler üretirken, Cemal Süreya’yı çoğunlukla şiir yazan ve şiir üzerine yazılar yazan bir şair olarak hatırlarız bu yüzden. Cemal Süreya’nın 59 yıl yaşadığını ve yaklaşık olarak 35 yıl boyunca şiir yazdığını düşününce bu süre daha da az gelir. Kendi deyişiyle “az yazan” ya da “şiirsiz şair” olarak düşünülür Cemal Süreya. Yaptığı şiir çevirelerini, eleştiri yazılarını ya da Dünya edebiyatından dilimize kazandırdığı onca eseri de hatırlamak gerek elbette. Peki bu kadar ‘az’ yazdığı halde şiirin merkezinde yer alabilmeyi ve mevcut şiir anlayışını büyük ölçüde değiştirmeyi nasıl başarabilmişti? Bu soruyu yanıtlamak için şairin meslek yaşamının ve özel hayatının dışında kalan zamanlardaki uğraşlarına göz atmakta fayda var. Şiirle birlikte öteki sanatlara olan merakı, onun şiirine kattığı yeniliklere bir ölçüde açıklık getirebilir. Sinemadan, resimden, müzikten, felsefeden, tarihi olaylardan, bazen siyasetten ve çoğunlukla kişisel meselelerden hareketle şiirini kurar Cemal Süreya. Dolayısıyla şiirindeki başkalık ve çok renklilik, neredeyse sanatın bütün dallarıyla ilgili olmasına bağlanabilir.

Cemal Süreya kendi şiirini, farklılığını ilk bakışta belli eden, oldukça sade ve güçlü bir dil üzerine inşa etmiştir. Şiir dilinde kurduğu benzersiz söz dizimi ve çarpıcı imgelerle örülü yalın anlatımı, Cemal Süreya’nın özgünlüğünü hemen ortaya koyar. Bunun yanı sıra toplumsal konuları didaktik bir bakışın uzağında tutarak şiirine yedirmesi, aşkı anlatırken beraberinde erotizmi ve çıplaklığı da şiirine katması, diyebiliriz ki Cemal Süreya’yı İkinci Yeni’nin ve genel anlamda modern şiirimizin en ayrıksı şairlerinden biri yapar. 1956 yılında kaleme aldığı Folklor Şiire Düşman adlı yazısında, çağdaş şiirin kelimeye dayandığını ifade ederek halk deyimlerinin ve folklorün şairleri kısır bir döngüye sıkıştırdığını anlatır Cemal Süreya. Yayınlandığı dönemde büyük tartışmalara yol açan bu yazı, mevcut şiir dünyasını eleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda Cemal Süreya’nın kurmaya çalıştığı yapıyı da işaret ediyordu. Şöyle diyor aynı yazının devamında: “Bir halk deyimi içindeki kelimeler o deyimdeki anlam dizisinde kaynaşmışlardır… Tek yönlüdürler. İşlemleri, güçleri, bir bakıma uyandıracakları çağrışımlar bellidir. Ne olsa değişmeyecektir. Bu kelimelerin meydana getireceği şiirlerle, mısraları hep şarkı mısralarından, hep türkü mısralarından meydana gelen şiirler arasında pek büyük bir ayrılık göremiyorum.” Garip akımının kırmaya çalıştığı yerleşik halk dilini, İkinci Yeni’nin de tümüyle kıramadığını da anlıyoruz bu ifadelerden. Oysa Cemal Süreya folklor sözcüğüyle, kalıplaşmış ve birincil anlamının ötesine çıkamamış ifadeleri eleştirir bu yazıda. Dolayısıyla yerel duyguların veya bize ait olan değerlerin bütünüyle şiirden çıkarılması gerektiği gibi bir sonuç anlaşılmamalıdır. Kaldı ki Cemal Süreya’nın ilk yıllarında aruz ölçüsüyle şiirler yazdığını da unutmamak gerek. Çağdaş şiirin kelimeye dayanması ifadesi de bu anlamda Cemal Süreya’nın tek bir çağrışımın dışına taşmayı ve çok bakışlı bir şiir yapısı kurmayı hedeflediğini gösterir.

Cemal Süreya’nın geleneksel şiir anlayışını bütünüyle reddetmediğine, 1980 yılında yayımlanan Sözcükleri Değiştirmek adlı yazısında da tanıklık edebiliriz. Bu yazıda da yine sözcükler üzerinde duran Süreya, Yeni Türkçe’nin büyüsüne kapılıp eski şiirlerindeki sözcükleri değiştiren şairleri ele  alır. Yazılmış şiirlerin o döneme ait izler taşıdığı düşüncesinden hareketle şiirdeki bu değişimi veya yenilenmeyi geçerli bulmaz Cemal Süreya. Özellikle Oktay Rifat ve Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın dildeki bu arınma çabalarını yersiz ve anlamsız bulduğunu söyler. Oktay Rifat’ın İkinci Yeni çizgisinden gittikçe uzaklaşması ve kendi edebiyat dilini kurmasının altında şüphesiz ki konuşma dilindeki sadeliği biraz daha zorlamak istemesi ve onun ötesine çıkma gayreti yatıyor. Bu konuda şöyle diyor Cemal Süreya: “Bir şiiri yeniden yazmak başka, onun bazı sözcüklerini dil kaygısıyla değiştirmek başka. Gerçekte, otuz yıl önce yazılmış bir şiiri yeniden yazma çabasını da pek anlamıyorum ben. O şiir belli bir dönemin, belli bir duyarlık ortamının, belli bir dil bağlamının ürünüdür. Ve olduğu gibi kalmalıdır.” Bu ifadeden hareketle Cemal Süreya’nın günlük konuşma diline yaslanmak için eskiyi bir kenara koymadığını; yazılmış eserleri o dönemin koşulları ve imkanları dahilinde yorumladığını belirtebiliriz.

Sonuç olarak Cemal Süreya’yı İkinci Yeni’nin içerisinde yer aldığı halde aynı kuşaktaki şairlerin şiir anlayışına büsbütün katılmadığı için ayrı bir noktada değerlendirmemiz gerekir. Konuşma dilini kendi şiirine dahil ettiği için Garip akımına, kurduğu sade dille çok yönlü bir anlatım biçimi geliştirdiği için İkinci Yeni’ye yakın sayılabilir. Ancak kendi şiirini oluştururken var olan şiir dilini ve kendinden önceki şiir geleneğini hiçbir zaman tümüyle reddetmez. Yazının başında sözünü ettiğim Folklor Şiire Düşman adlı yazıda bu konuyu genel hatlarıyla ele aldığı halde yine de ifade etmek istediği düşüncelerin tam anlaşılmadığını kabul eder Cemal Süreya. Modern şiirin alt yapısını oluşturan halk şiirini her fırsatta savunur ve yeni bir anlayışın yeşerip büyüyebilmesi için öncekilerin yok edilmesine karşı olduğunu da ayrıca belirtir. Üstelik konuşma dilinin halk dilinden ayrı düşünülmemesi gerektiğinin de altını çizer.

Şu ifadeler sanırım Cemal Süreya’nın halk diline ve konuşma diline verdiği önemi yeterince açıklayacaktır: “Kendi dilimizle konuşmak, bir şey anlatıyorsak onunla anlatmak. Bu, halk şiirinden hiç yararlanılmaz, hatta yararlanılmaz demek değil elbet. Ama arı çiçek yiyip bal yerine yine çiçek yapmaya başlarsa tehlikeye düşmüştür. Halk kaynakları şiiri besleyecektir. Ama onda eriyerek, özümlenerek, yakıt halinde.”

*Bu yazı, Arka Kapak dergisinin Ocak 2017 tarihli 16. sayısında yayımlandı.

Ginsberg, Şiirin çıplak gerçekliği*

 

 peyn

 

Bütün hikâye 1955 yılının soğuk bir akşamında San Francisco’daki bir sanat galerisinin küçük ve kasvetli salonunda başlıyor aslında. Düşüncelerini tüm açıklığıyla dillendirme arzusundaki bir avuç genç, mevcut düzene, içinde bulundukları dünyanın acımasızlığına karşı, inandıkları en sahici silahla, şiirle kafa tutuyorlar. Sahnede okunan şiirlerin sahici etkisi onları dinleyen kalabalığa da sıçrıyor ve tıpkı toplu bir âyin halinde şiirler okumaya, şarkılar söylemeye başlıyorlar hep birlikte. Adı sanı –henüz- duyulmamış altı şair, bütün akşam boyunca alkolün ve sözcüklerin sanrılı etkisiyle bağıra çağıra şiirler okuyor ve farkında olmadan büyük bir oluşumun temellerini atmaya başlıyor. O akşama damgasını vuran şiiri ise, 29 yaşında olmasına rağmen yazdığı hiçbir şiiri yayımlatamayan Allen Ginsberg okuyor ve âyinin trans sahnesi, Howl (Uluma)’un o unutulmaz açılışıyla birlikte başlıyor böylece: “Gördüm kuşağımın en iyi beyinlerinin çılgınlıkla yıkıldığını, histerik çıplaklıkla açlıktan geberdiğini…”

Beat Kuşağı’nın belki de manifestosu sayılan bu şiir artık Ginsberg ismini de aşıyor ve o dönemin ruhunu yansıtan bir belge olarak tarihe geçiyor. Allen Ginsberg’ü haklı bir üne kavuşturan Uluma, yalnızca 1950’lerin Amerikasını resmetmekle kalmıyor elbette. Şiir konusunda denenmemiş, yorumlanmamış ve üzerine düşünülmemiş çoğu şeyi şiirinin içine sokan Ginsberg, aynı zamanda bir destan kabul edilen Uluması’yla şiir bilgisinin ve sezgisinin işaretlerini de ortaya koyuyor böylelikle. Ginsberg 1961 yılında kaleme aldığı bir yazısında “Şiir için ve şiirin esinlendiği gerçek uğruna ölmeye hazırım,” notunu düşüyor. Buradaki gerçeklik vurgusu oldukça önemli. Çünkü gerek gündelik yaşamında gerekse yazdığı her şiirde/şarkıda ve yazıda gerçeklik duygusunun zor kazanılan ve kolay kaybedilen bir erdem olduğuna dikkat çekiyor.

GINSBERG ŞİİRİ VE GERÇEKÇİLİK

Şiirlerini çoğunlukla belirsiz izlerden -bazen bir ses veya melodiden, bazense bilinçdışı bir itki sonucunda- oluşturan Ginsberg, zihin ve dil ilişkisi üzerinde çokça düşünüyor ve kendi şiirini kurarken tüm bu anlık çakımların etkisinde kaldığını da itiraf ediyor. 1960’ta yayımlanan “Nasıl Yazıyorum” başlıklı yazısında bu konuya şöyle açıklık getiriyor: “Zihin dilden öte bir şeydir. Ruhun kelimelerle düşünen kısmının dışında da bölümleri olduğunun farkındayız. Bazı zamanlarda, farklı ve eş zamanlı tüm izlenimler ve olaylar bir odakta toplanarak yeni, neredeyse mutasyona uğramış bir bilinç oluşturur.” Kurduğu uzun dizelerdeki anlam ve ses yoğunluğunu, birbiri içinde tekrar eden imgelerinin çok yönlü ifadeler taşımasını da işte mutasyona uğrayan bu bilincin uzantıları şeklinde yorumlayabiliriz. Sözdeki ritmi ve ritimdeki değişkenliği büyük bir hünerle şiirine katan Ginsberg, bazen bu kalabalık imgeler arasında anlamsız gibi duran sözcüklerin bile bütün bir akışa dahil olduğunu gösterir böylelikle. Bu bulanık bilincin yansımalarına Uluma şiirinde sıklıkla rastlayabiliriz. Uluma’daki görsel karmaşa veya kamaşma, birbirinden bağımsız gibi duran kavramların ortaya koyduğu gerçeklikle sıkı bir ilişki içinde aslında. 1987 yılında yaptığı “Meditasyon ve Şiir” başlıklı konuşmasında bu konuya açıklık getiriyor Ginsberg. Şiirin “sadece şiir” olmadığı düşüncesinden hareketle gerçek şiir yazarlarının, evrenin olağanüstülüğüne hayranlıklarını dile getirenler olduğunu söylüyor burada. Yine aynı konuşmada klasik şiiri bir “ilerleme” ya da deney olarak düşündüğünü belirtiyor ve şiiri hem gerçekliğin hem de zihnin doğasına girme denemesi şeklinde özetliyor. Şiir ve meditasyon arasında kurduğu ilişki de burada ortaya çıkıyor aslında. Gerçek şiirin bilinçli bir şekilde “şiir” olarak yazılmadığını hatırlatarak düşüncelerin ve dolayısıyla imgelerin –en azından gerçek şiir özelinde- tasarlanmış bir şekilde ilerlemesinin mümkün olamayacağını belirtiyor Ginsberg. Yani sözcükleri ve sesleri özgür bırakmak… Şöyle diyor aynı konuşmada: “Düşünceleri serbest bırakma meditasyon pratiği böyledir; onları ne dışarı iter ne de içeriye çağırırsınız… Ve sahip çıkmazsınız onlara, yani havanın durumundan ne kadar sorumluysanız o kadar sorumlusunuzdur onlardan, çünkü bir düşünceden sonra ne düşüneceğinizi peşinen bilemezsiniz.” İşte Ginsberg’ün akışta serbest bıraktığı sözcüklerinin çarpıcı gücü tam da burada anlam kazanıyor.

BASKI VE SANSÜR

Ginsberg’ün şiir tanımında bilinç, zihin ve deneme kavramlarının yanı sıra serbest söz diziminin de büyük bir yeri var elbette. Kendi şiirini kurarken de özellikle bu kavramlara yaslandığını ifade eden Ginsberg, Walt Whitman’dan, Arthur Rimbaud’dan ve Baudelaire’den etkilendiğini ayrıca belirtir. Peki Allen Ginsberg’ü örnek verdiği bu isimlerden ayıran başlıca özellikler ne olabilir? Şüphesiz ki yalın gerçekliği bütün çıplaklığıyla şiirine sokan Ginsberg’ün eserlerindeki güçlü erotizmin etkisi oldukça fazla. Buradaki erotizm, tensel hazzın ya da içgüdüsel saldırganlığın ötesinde bir anlam taşıyor. Özellikle cinselliği ele alırken kullandığı sözcükleri hiçbir şekilde sınırlamayan Ginsberg, doğal gerçekliğin dışında başka bir duruma dikkat çekmek istiyor belki de: Var olan sistemin şiire ve sanatın hemen her dalına uyguladığı baskı, yani sansür. 1990’da yazdığı sansür bildirisinde şiirlerinin otuz yıldır hiç sansür edilmeden yayınlanmadığını belirten Ginsberg, Uluma şiiri bile yirmiden fazla dile çevrilmişken, kendi ülkesinde karşılaştığı bu baskıyı bir türlü kabullenemediğinden söz eder. Kitlesel bir aydınlanmanın ön koşulu olarak bireysel özgürlüğü savunan Ginsberg, devletin sanat üzerinde kurduğu ikiyüzlü tahakküme her zaman karşı çıkar ve bireyin özgürlüğü için verdiği mücadeleden asla vazgeçmez. Karşı çıktığı şey temelde insan haklarının gerektirdiği yaşam koşullarına yapılan ihlaldir. Yani kişisel mutluluğun bile devlet tekelinde olmasından rahatsızlık duyar. Nükleer sanayi, atom bombası ve global savaş karşısında fikirlerini belirtirken, aslında bireysel özgürlüğün ne kadar da sınırlandırıldığına dikkat çeken Ginsberg, alkol veya uyuşturucu kullanımının yasaklanmasını bile siyasi otoritenin baskısı şeklinde yorumluyor. Ralph Ginzberg’e yazdığı mektubunda seks gibi sözü dahi edilemeyecek kadar kişisel iç gıdıklanmalarını düzenleyen federal yasalarının olmasına hâlâ şaşırdığını ifade eder örneğin. Aynı mektupta yine “Çoğu yalnız kendi çıkarını gözeten siyasetçilerle dolu hükümetlerin, arkadaşlarımızla nerede ve ne zaman yatacağımızı buyurması mümkün olabilir mi?” der. Bu ifadeler, siyasîlerin ve politikacıların yalnızca beyinlerimize değil, bedenlerimize kadar sokulduğunu ve orada bile hakimiyet kurma çabasında olduğunu düşündürüyor. Bu olayı “kitlesel tecavüz” olarak yorumlayan Ginsberg, “İffetli Sosyal Devlet” adına yapılan bu tür düzenlemelerin başta bireyi, sonraysa toplumu ve tüm ülkeyi sapkınlaştırmaktan başka bir işe yaramayacağını savunur. Dolayısıyla Ginsberg’in şiirlerinde karşımıza çıkan “sakıncalı” sözcükleri birincil anlamının dışında da yorumlayabilir ve onun bu saldırganlığını siyasîlerin baskıcı tavrıyla ilişkilendirebiliriz.

Yaşamının son anına kadar sansürün ve bu sömürü düzeninin karşısında duran Ginsberg’ün şu sözlerini hatırlamakta fayda var sanırım:

“Bu arada, keyfinize bakın. Evren yeni bir çiçektir. Amerika keşfedilecek. Güllere karşı savaş isteyen aradığını bulacak.”

*Bu yazı, Peyniraltı Edebiyatı dergisinin Aralık-Ocak 2016-17 tarihli 38. sayısında yayımlandı.