Yaratıcı yazının belgeleri*

zamb

Umberto Eco, Yorum ve Aşırı Yorum’da (Çev. Kemal Atakay, Can Yayınları, 1996) yazarın niyeti ile okurun niyeti arasındaki belirsizliği netleştirmek için üçüncü bir fikir olarak yapıtın niyetini ele alır. Metnin düğümlerini çözebilmek için sağlam üç ayak üzerine oturtulan bu yöntem, yine de yazının uçsuz dünyasını yorumlamak için yeterli olamıyor. Okurun niyeti çoğu kez yazarın ve yapıtın niyetinden hayli uzaklaşır, aşırı yorumun da ötesine geçer ki, yazar burada okur ve yapıt arasında terazi olmak durumunda kalır. Okurun terazi olduğu bir ölçüde yazar ve yapıt ne yazık ki eşitlenmez. Yapıt terazi olursa da okurun kefesi yazarınki karşısında her zaman üste çıkacaktır.

İşte aşırı yorum.

Kurmaca eserlerdeki sahicilik duygusu bir metnin okurdaki karşılığını bulması ya da okurun o metinden beklentisini ortaya koyması bakımından elbette önemli. Değil mi ki yazarın niyeti çoğu kez okurunu büyülü bir gerçekliğe davet etmek ve birlikte çıktıkları yolculukta onu özel ve şanslı hissettirmektir. O halde bunu okuruna kurduğu tatlı bir tuzak olarak düşünmek de mümkün, yapıtın niyetine göre. Fakat okurun niyeti yazarın etkisi altında kalmadan bu dünyaya dahil olduğunu bilmek ve metnin labirentlerinde özgürce ilerlediğini düşünmektir. İşte adına büyülü gerçeklik dediğimiz yeni dünyanın niyeti belki de tam olarak budur.

BABAM BİR BİLGİSAYARDI, ANNEMSE BİR DAKTİLO”

Bonzai, Eve Dönmenin Yolları ve Ağaçların Özel Hayatı ile tanıdığımız Şilili yazar Alejandro Zambra, Notos Kitap etiketiyle çıkan Belgelerim’de kurmaca ile gerçeklik algısını ustalıkla harmanlayarak otobiyografi ve öykü arasında yeni bir türe alan açıyor. Yazdığı öyküleri Belgelerim adıyla bir araya getirmesi bu anlamda bilinçli bir tercih. Kitapta yer alan on bir öykünün hemen hepsinde anlatıcı-yazar olarak araya giren Zambra, bu yöntemle hayata ve edebiyata olan bakışını da işaret ediyor aslında.

Yazar aynı zamanda kitabın açılış öyküsü olan ‘Belgelerim’de çocukluk günlerini, aile yaşantısını ve yazıyla olan ilişkisini büyük bir içtenlik ve sadelikle dile getiriyor. Birbiriyle taban tabana zıt gibi görünen konuları ve durumları aynı hikâyeye dahil ederek çelişkilerle dolu yaşamına bir ayna tutuyor Zambra. ‘Belgelerim’i bu anlamda bir arayış veya uyanış öyküsü olarak da düşünebiliriz. Bilgisayarla dört ya da beş yaşındayken tanıştığını, bilgisayardan önce evlerindeki ve babasının iş yerindeki daktilolarla mutlu bir hayat sürdüğünü belirten yazar bu tanışma sonrasında yaşamındaki bazı olayları daha net bir biçimde hatırlamaya ve anlatmaya başlıyor. Annesi ile babası arasındaki iletişim sorununu daktilo ve bilgisayar imgesi üzerinden ifade ederek şöyle bir benzetme yapıyor örneğin: “Babam bir bilgisayardı, annemse bir daktilo.” Gerçekten de daktilonun amacını doğrudan belli eden basit düzeneği ile bilgisayarın karmaşık ve çok yönlü işleyişi kıyaslandığında bu benzetme daha anlamlı olur. Bu cümleyi bozulmaya/kırılmaya daha dirençli olan bir baba figürünün üstünlüğü şeklinde yorumlamak da mümkün. Yazıyı hayatının odağına alan Zambra’nın böyle bir benzetme yapmak için yine yazı araçlarını kullanması, onun hayata ve edebiyata bakışını açıkça ortaya koyuyor.

Alejandro Zambra aynı öykünün devamında okul yaşantısına ve kiliseyle kurduğu çetrefilli ilişkiye de değiniyor. Varoluşunu anlamlandırmak ve yaşamında yeni bir pencere açabilmek için okulun bando mızıka takımına girmeyi hedefliyor örneğin. Okuldaki herkes gibi kendisinin de bando şefine karşı duyduğu hayranlığı dile getiriyor burada. Bunu başaramadığındaysa kilisedeki ayinlere ağırlık veriyor ve rahiplerle iletişime geçiyor. Özellikle rahip yardımcısı Mauricio’yla kurduğu ilişki sonrasında yaşama ve gerçekliğe olan bakışı tümüyle değişiyor yazarın. Mauricio ile abisinin yaşadığı eve yaptığı ziyaretler sonrasında büyük bir kırılma yaşıyor ve hayatta dinsel konulardan öte bir gerçeklik olduğunu anlıyor böylelikle. Devrim sözcüğünü ilk kez işitiyor; cinayetlerden, işkencelerden ve gözaltı kayıplarından haberdar oluyor. Yazar tabii burada Pinochet dönemine ve Şili’deki askerî cuntanın korkunç gücüne de bir göndermede bulunuyor. Ailedeki baba figürünü, mızıka takımının bando şefini ve Pinochet’yi bu anlamda iktidarın gerçek karşılığı olarak yorumlamak mümkün. Yazar otoritenin farkına vardıkça içinde bulunduğu çöküntüyü daha net anlıyor ve bu kötü kâbustan uyanmaya başlıyor böylece. Şöyle diyor: “Ait olmak için işe yarayan yöntemlerden birinin sessiz kalmak olduğunu idrak ettim. Haberlerin gerçeğin üstünü örttüğünü, benim konformist ve televizyonla uyuşturulan çoğunluğa mensup olduğumu anladım ya da anlamaya başladım.”

YAZIYLA KURULAN BAĞ

Kurmaca ile gerçek arasındaki belirsizlikte dolaşmayı seven Zambra, özellikle ‘Çok İyi Sigara İçerdim’ adlı öyküsünde yaratıcı yazının sınırlarını epey zorluyor. Sigara konusunda yazılmış eserlerin, çekilmiş filmlerin fazla olduğu açık. Ancak Zambra bu öyküsünde yazı ile düşünce arasında farklı bir kanaldan ilerliyor ve ortaya oldukça sıradışı bir metin çıkarıyor. ‘Çok İyi Sigara İçerdim’de migren hastalığından kurtulmak için son çare olarak sigarayı bırakmayı deneyen birinin tedavi süresince tuttuğu günlüğüne tanıklık ediyoruz. Öykü, doksan günlük tedavi boyunca son bir sigara içme hakkı olan anlatıcının altı dakika yedi saniye süren sigarayı içmesi ve son halkayı tavana doğru göndermesiyle açılıyor. Anlatıcı, sigarayı bırakma kararının hayatında büyük bir dönüşüme yol açabileceği inancını zaman zaman yitirse de tedavinin şartlarına büyük ölçüde bağlılık gösteriyor. Öyküde, hikâye odaklı bir olay yok. Günlüğe not edilen düşünceler ve alıntılar, anlatıcının tedaviye devam edip etmemek noktasında yaşadığı gelgitleri büyük bir ustalıkla resmediyor. Belki de tedaviye katkı sağlaması amacıyla kendini günlüğüne veren anlatıcı, tuttuğu notlarda yine sigaradan ve tiryakiliğinden söz eder. Hatırladığı bir olayı aktarırken bile olayın merkezinde hep sigara var. Kuzeniyle ilgili bir anısını paylaştığında “Kuzenim Rodrigo’nun evi iki buçuk sigara çekiyordu” diyebilecek kadar hem de.

Burada dikkat çeken bir şey var ki o da anlatıcının (belki yazarın) sürekli olarak yazınsal alıntılarda bulunması ve sigara ile yazmak, okumak arasında benzersiz bir ilişki kurması. Örneğin Italo Svevo’nun “Bir romanı sigara içmeden okumak imkânsız” cümlesine yer vererek sigara ile yazı arasındaki bağın kuvvetine dikkat çekiyor. Aynı şekilde Heinrich Böll’ün Palyaço kitabını da günlüğüne not düşerek bu kitabı karakterlerin yarım sayfada bir sürekli sigara içtiği çok güzel ve acı dolu bir roman olarak betimliyor; kitaptaki karakterlerle eşzamanlı olarak sigara içtiğini ve Heinrich Böll sayesinde (yüzünden değil) iyi bir tiryaki olduğunu itiraf ediyor. Yazar bu durumu da etkin okur olmakla ilişkilendiriyor. Tıpkı karakterler acı çektiğinde acı çeken, onların sevinciyle sevinen okurlar olduğunu belirten anlatıcı, karakterler sigara içtiğinde okurun da sigara içmesini etkin okur olmanın gereği olarak görüyor. Ve sonunda tedavi işinin saçma olduğuna razı gelerek çok yanlış bir tatmin duygusu kazandığını da itiraf ederek şöyle toparlıyor: “Bir gün gelip de arkamdan şunun söylenmesini istemem: ‘O bitti. Artık sigara bile içmiyor.’”

Belgelerim, Alejandro Zambra’nın sadelik ve içtenlikle örülü anlatı dünyasını keşfetmek ve yaratıcı yazının sonsuz olanaklarına şahit olmak isteyenler için eşsiz bir kitap. Yazar, yapıt ve okur üçgeninde kaybolmak ve gerçek niyetin iyi bir edebiyat olduğunu bir kez daha düşünmek için.

 belg

Alejandro Zambra/ Belgelerim/ Notos Kitap/ Çev. Çiğdem Öztürk/ 210 s.

*Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki’nin 22 Eylül 2016 tarihli 1388. sayısında yayımlandı.

Reklamlar

Edebiyat çıkmazda mı?*

 

çıkmaz.jpg

 

Feridun Andaç’ın “bugünün yazınsal iklimi üzerine denemeler” alt başlığını taşıyan yeni kitabı “Çıkmazdaki Edebiyat”, okur ile yazar arasındaki sıkı ilişkiyi mercek altına alan ve bu ilişkinin gelişip büyümesi için çözüm yolları üreten eleştiri yazılarından oluşuyor çoğunlukla. Edebiyat eleştirisinin günümüzde taşıdığı önemi sıklıkla dile getiren Andaç, eleştiriyi öncelikle okurun neyi niçin okuduğunun, nasıl okuması gerektiğinin farkında olması için gerekli buluyor. Tabii burada eleştirinin yalnızca okurlar için değil yazarlar veya geniş anlamda sanatçılar açısından da önemli olduğunu vurguluyor Andaç. Eleştiriyi, yazarlara yapıtının nasıl algılandığını, yaptığının ne olduğunu göstermek için bir araç olarak düşünüyor. Yazara göre eleştiri, yaygın görüşün aksine, övgü ya da yergi için oluşturulmuş bir kalkan değil. Okuru metnin labirentlerine sürüklemek, ona yol işaretleri sunmak, çıkışa veya kayboluşa giden yolda birlikte hareket etmek belki de. Andaç’ın eleştiri sözcüğü için yaptığı tanım bu görüşü haklı çıkarıyor zaten: “Ortaya konan bir yapıtın anlam derinliğinden dilsel yapısına kadar tüm kurgusal örüntüsünü, düşünsel yapısını değerlendirmek, yorum bilgisiyle çözümleyerek ne olduğunu, neyin ortaya konulduğunu göstermektir.”

Eleştirinin tanımını bu şekilde yaptıktan sonra edebiyatın hayatımızdaki önemini ele alıyor Andaç. Burada “edebî bellek” ifadesine değiniyor. Yazar, edebiyatı yaşamın merkezine alabilmek için böyle bir belleğin oluşması gerektiğine dikkat çekiyor. Bu kavramın hayatımızda kalıcı olabilmesi, varlığını her zaman öne çıkarabilmesi adına belli başlı evrelerden geçmemiz gerektiğinin altını çiziyor böylelikle. Gerçekten de bir yazarın ya da daha genel ifadeyle okurun katedeceği yol, hayatının bazı dönemlerinde etkilendiği, bir şekilde silkinmesini, dönüşmesini sağlayan olayların kesişimiyle mümkün olabilir. Feridun Andaç da bu belleğin oluşumu için bazı duraklar, geçiş yolları derliyor kitabında. Çizgi roman, polisiye, tarihi romanlar, klâsikler ve sinema… Elbette her okur bu evrenin izini sürmeyebilir. Belki sıralamada bir farklılık olacaktır, ama eninde sonunda bizi gerçek bir okur yapacak olan değerlerdir bunlar.

Peki edebiyat, nasıl olur da hayatımızın vazgeçilmezi haline gelir? Tıpkı doğa yasası gibi, der Andaç ve ekler: “Kendini vermek, tutkuyla bağlanmak, bilgiye susamak, öğrenmeyi keşfetmek.. Ve sabır!” Edebiyatın dehlizlerinde kaybolmak için altın değerinde önermeler bunlar. Andaç’ın sıraladığı bu maddeler edebiyatı ve hayatı aynı merkezde tutabilmek, yaşam ile kurmaca arasındaki bağıntıyı bütün yönleriyle kavramak ve edebiyatın gerçekliğini dünyanın gerçekliğiyle birleştirebilmek için oldukça önemli. Yukarıda sözünü ettiğimiz gerekçeler elbette nitelikli bir edebiyatın ortaya konabilmesi için seçilmiş maddeler. Dolayısıyla hayatımızın merkezine koyacağımız bir edebiyat, her şeyden önce gerçek ve niteliksel olmalı Feridun Andaç’a göre. O halde bir yapıtın “edebî” olabilmesi için gereken öncelikler neler? Elbette biçimsel özellikler, üslup, tematik bütünlük, anlatı zenginliği ve çoğumuzun hemfikir olduğu başka birçok madde… Bu ortak düşüncelere bir yenisini, “çağ gerçeği”ni ekliyor Andaç ve şöyle diyor: “Bir yazar çağına bakma bilincinden yoksunsa, bu ülkede ve dünyada olup bitenlerden habersizdir. Yazarın en temel işi günü/gündemi izlemektir… Kendi zamanını göremeyen, o zamanın gerçekliğinin dip dalgalarını hissedemeyen birinin sığınma odacıkları yaratarak insan/toplum gerçeğinden koparak yazdıklarını ne şimdi ne de yarın ‘edebî yapıt’ olarak tanımlamak güçtür.”

“Edebî yapıt” ifadesinden yola çıkarak bir de “kurucu yapıt” kavramını öne süren Andaç, edebiyatımızda hâkim bir edebî anlayışın olmadığını belirtiyor. Böyle bir merkezin eksikliği, ülke tarihinin geçirdiği değişim veya dönüşümlerin yetersizliğiyle açıklanabilir çünkü. Feridun Andaç edebiyat odağında böyle bir çıkarım yapsa da sanat verimlerinin hiçbir kolunda merkezi bir damardan söz edemeyiz sanırım. Bu görüşünü özellikle roman sanatı üzerinden ifade eden Andaç’a göre, şiirde Nâzım Hikmet’in yaptığını romanda yapan çıkmadı henüz. Çünkü roman, toplumların yaşadığı siyasi, tarihsel ve kültürel yapıyı sanatsal açıdan en iyi çözümleyen ve aktaran sanat türü. Feridun Andaç, endüstri devrimi yaşamamış, toprak veya din savaşını tam anlamıyla görememiş bir toplumun romanda, ya da sanatta, büyük bir eşiğe ulaşmasını gerçekçi bulmaz. Ona göre, en iyi haliyle Batı romanını taklit eden, kısıtlı bir çeviri edebiyatından belki söz edilebilir.

Feridun Andaç, günümüz edebiyatının çıkmazda olduğunu işte bu düşünceleriyle ifade ediyor kitabında. Gerçekten de eleştiri mekanizmasının tümüyle yanlış yorumlandığı; doğru okuma alışkanlığı kazanamamış okurların, yazdıkları ve yaşadıkları arasında bir denge kuramayan, ülkesinin tarihine ve meselelerine sırt çevirmiş yazarların günden güne çoğaldığı bir edebiyat ortamında büyük bir çıkmazdan söz etmek sanırım abartı olmaz.

Peki böyle bir çıkmazdan kurtulmak için okur, yazar ya da öncelikle insan olarak yapmamız gereken nedir? Şöyle diyor Andaç: “Kendi değerinizi var etmek, dünyanın ve insanlığın değerleriyle bunları karşılaştırıp buluşturup bir etmek… İşte ahlak da, vicdan da, toplumsal bilinç de, bireysel var oluş da o geçilen süreçlerde anlam bulur, değer kazanır benliğinizde.”

Çıkmazdaki Edebiyat’ta yer alan yazılar yalnızca doğru okuma alışkanlığı kazanmaktan, yapıtları gerçekçi ve çözümleyici bir bakışla irdelemekten ya da edebî bir eser ortaya koyabilmekten öte bir anlam ifade ediyor. Çağın gerçeğiyle yüzleşebilmek, insani değerleri sanatın ve edebiyatın üzerinde tutmak ve belki de en önemlisi, kendimizle, yaşadığımız dünyayla yüzleşebilmek… İşte bizi çıkmazdan kurtaracak anahtar.

o

*Bu yazı, Arka Kapak dergisinin Ağustos 2016 tarihli 11. sayısında yayımlandı.

 

‘Bilinçli’ seçim: Faşizm*

orwell.jpg

 

George Orwell, 1936’da Franco rejimini devirmek ve mevcut sömürü düzenini sona erdirmek için gönüllü olarak katıldığı İspanya İç Savaşı’ndan büyük bir hüsranla döner. Savaş’ın yarattığı ruh hali ya da yaşanan onca vahşetin etkisi bir yana, savaşı dışarıdan ve içeriden izleyen biri olarak kendini tümüyle aldatılmış hisseden Orwell’i hayal kırıklığına uğratan temel sebep, insanların bu sömürüye ve siyasal çöküntüye karşı takındığı kayıtsız tavır olmuştu. Orwell, boğazına isabet eden bir kurşun yüzünden ölümle burun buruna geldiği o anda bile dünyayı terk edecek olmanın üzüntüsünü yaşar fakat uğruna savaştığı halkın mücadelesi için kendini feda etmeyi göze alamaz ve İspanya’yı terk eder. Savaşta tanıklık ettiği olayları daha sonra Katalonya’ya Selam’da (Çev. Jülide Ergüder, BGST Yayınları, 2011) detaylarıyla anlatan Orwell, sonraki yıllarda kaleme aldığı romanları ve deneme türündeki eleştiri yazılarında da savaşa karşı kayıtsız kalan insanların ruh halini anlamaya ve anlatmaya devam eder. Balinanın Karnında (Sel Yayıncılık, 2015) adını verdiği kitabında da belirttiği gibi bu kayıtsız atmosferin oluşmasından, savaşın korkunç yüzünü bütün çıplaklığıyla ortaya koymayan yazarları ve gazetecileri sorumlu tutar. Paris sokaklarında bütün gün avarelik eden, toplumun meselelerine aldırış etmeyip yalnızca romanlarıyla meşgul olan Henry Miller da sorumludur bu durumdan, gözleri önünde tecavüze uğrayıp çarmıha gerilen rahibeleri haber yapmayan Daily Mail gazetesinin muhabirleri de.

İKTİDAR AÇLIĞI

Yeni yayımlanan Faşizm Kehanetleri, George Orwell’in savaş anılarını siyaset ve edebiyat ilişkisi üzerinden değerlendirmek, bunun yanında yazarın dünya görüşünü keşfetmek için önemli bir kaynak sunuyor bize. Kitap; faşizm ekseninde milliyetçilik ve vatanseverlik kavramları arasındaki farkları, proleter bir edebiyatın var olup olmadığını ve Hitler’in öngörülemeyen yükselişini neden-sonuç ilişkileri üzerinden ele alıyor. Yazar, çağımızın en büyük vebası olarak görülen faşizmi, toplumların ahlaki değerleri üzerinden tanımlamaya çalışıyor ve gerçek savaşın aslında kitlesel bir bilinçsizlikten doğduğuna dikkat çekiyor. ‘Milliyetçilik Üzerine Notlar’ adlı yazısında kavramsal olarak birbirine yakın duran vatanseverlik ile milliyetçilik sözcüklerinin özünde farklı iki düşünce biçimi olduğunu ve bu bilinç eksikliğinden dolayı her iki kavramın da içinin boşaltıldığını ifade ediyor Orwell. Vatanseverliği belirli bir yere ve yaşam biçimine bağlılık şeklinde özetleyen yazar, ırklar arasında bir kıyas yapmadan insanların yaşadığı yer ile kurduğu ilişki biçimini temel alıyor burada. Milliyetçiliği ise iktidar arzusuyla bir tutuyor ve milliyetçileri, seçtiği ulusa güç kazandırmak, mevcut iktidarı ayakta tutabilmek için çırpınan bir kesim olarak niteliyor. Tabii buradaki “milliyet” sözcüğü yalnızca ulus sempatizanı bir çoğunluğu temsil etmiyor. Katoliklik, Siyonizm, Troçkistlik, İslâm veya Antisemitizm gibi blokları da içine alan ve eninde sonunda iktidarın devrilmemesi için çaba gösteren bir çoğunluğa dikkat çekmek istiyor Orwell. Aynı yazıda milliyetçi düşüncenin başlıca özelliklerini saplantı, istikrarsızlık ve gerçeğe kayıtsızlık olarak tanımlayan yazar, milliyetçiliğin sağlam bir ideoloji temeli üzerinde durmadığını, global dünyanın siyasi ve ekonomik iklimlerine göre değişkenlik gösterdiğini açıkça vurguluyor. Bu düşünce biçimini tanımlamak için seçtiği üç başlık, gerçeğin üzerini örtmeye çalışan, savaşa karşı olduğunu belirttiği halde kayıtsız tavrıyla savaşın yanında yer alan pasifistleri çok iyi özetliyor aslında. Şöyle diyor Orwell: “Milliyetçilik, kendini aldatmayla karışık bir iktidar açlığıdır. Her milliyetçi dürüstlükten en aleni şekilde sapmaya muktedirdir ama aynı zamanda –kendinden büyük bir şeye hizmet ettiğinin bilincinde olduğundan- haklılığına sarsılmaz bir güven duyar.”

PROLETER EDEBİYAT

Faşizm Kehanetleri’nde göze çarpan bir başka metin de Desmond Hawkins’in Orwell’le yaptığı “Proleter Yazar” başlıklı söyleşi. 1940’ta BBC Home Service’te yayımlanan bu söyleşi, George Orwell’in siyasi düşünceleri ile edebiyatı arasındaki keskin benzerliği bütün hatlarıyla ortaya koyuyor. Özellikle savaş dönemi sırasında ve ilerleyen yıllarda ortaya atılan “Proleter Edebiyat” nitelemesini, bizdeki karşılığıyla Toplumcu-Gerçekçi Edebiyat’la ilişkilendirerek düşünebiliriz. Mevcut siyasi koşulları ve toplumların yaşadığı baskıları konu edinen bu edebiyat türü, belli başlı örnekler dışında çok da kabul edilmeyen ve varlığı oldukça kısa süren bir akım. Bizim edebiyatımız için de sıkça tartışılan ve zaman zaman gündeme getirilen bu yönelim, George Orwell’e göre proletarya için yazılmış ve proletarya tarafından okunan eserleri kapsamıyor. Zengin kesimin bakış açısına yer vermeyen, yalnızca işçi sınıfının yaşantısına, mücadelesine destek sağlamak amacıyla yazılan bu eserlerde bir devamlılık ve gerçek bir edebi lezzet söz konusu değil. Proleter edebiyat kavramına şüpheyle yaklaştığını belirten Orwell, proletaryanın egemen sınıf olmadan bağımsız bir edebiyat yaratabileceğine inanmadığını söyler. Orwell, Hawkins’in yönelttiği bir soru üzerine, D. H. Lawrence’ın Oğullar ve Sevgililer (çev. Nihal Yeğinobalı, İmge, 2011) romanını, öyle bilinmesine karşın, yine de proleter edebiyat türüne dahil etmediğini belirtir. Bu durum yazara göre bütünüyle eğitim meselesiyle ilgili. Lawrence’ın bir kömür madencisinin oğlu olduğunu ama aldığı orta sınıf eğitiminden dolayı işçi sınıfından uzaklaştığını ifade eden Orwell, profesyonel yazarların proleter yaşamdan habersiz olduğunu vurgular böylelikle. Tıpkı işçi sınıfı hakkında yazan Dickens’ın da işçilerin yaşamıyla ilgili yeterli bilgisi olmadığını söyleyerek işçi sınıfından yana olmak ve işçi sınıfı hakkında yazmak arasındaki farklılığa dikkat çeker.

Kitap boyunca faşizm kehanetlerinden detaylarıyla söz eden Orwell, elbette Hitler’i atlamaz ve bu canavarca vizyonu kabul ettirmeyi başaran diktatörün arkasındaki gizli güçleri ifşa eder. Konuyla ilgili, yazının başında da söz ettiğim gibi savaşın ve faşizmin en büyük tetikleyicisi olarak gözlerini kapayan ve gerçekleri toplumdan saklayan gizli destekçileri sorumlu tutan Orwell, Hitler’in yarattığı bu korkunç düzenin arkasında yine aynı sebeplerin olduğunu belirtir. Orwell’e göre sonunda Sosyalistleri ve Komünistleri ezebilecek birisini bulan ağır sanayicilerin kehaneti işe yarar ve sermayenin büyük desteğini alan Hitler günden güne güçlenir. Yalnızca sanayi devlerinin değil, medya patronlarının, ulusal gazetelerin, iktidar yandaşlarının ve kendini “milliyetçi” olarak gören kitlenin desteğiyle gerçek bir faşist düzenin kurulması sağlanır. Kişisel çıkarları için her şeyden vazgeçen bu çoğunluk, iktidar devam ettiği sürece sessiz kalmaya devam edecektir çünkü.

George Orwell’in yaklaşık yetmiş yıl önce öngördüğü bu tehlike, içinde bulunduğumuz dünyanın acımasızlığını açık şekilde işaret ediyor. Demek savaş veya faşizm düşünüldüğü gibi kehanet değil, sessiz çoğunluğun desteğiyle var olan bilinçli bir seçim.

Faşizm Kehanetleri / Sel Yayıncılık / Çeviren: Aylin Onacak / 118 s.

fasizm-keh

 

*Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki’nin 1 Eylül 2016 tarihli 1385. sayısında yayımlandı.

Hepimizin hikâyesi*

 

MayisGiremez_KKK

Modern edebiyatımızın özellikle son çeyrek yüzyılına göz attığımızda en büyük dönüşümü şiirin, dolayısıyla şairlerin yaşadığını rahatlıkla fark ederiz. Edebiyatın şiir dışındaki öteki yazınsal verimleri her zaman güncelin ve popülaritenin odağında oldu. Roman ve öykü türleri başından beri aynı haklı ilgiyi görmesine rağmen şiir bu odağın dışında kaldı. Elbette bilinçli bir tercihin veya oluşumun etkisiyle değil. Şiirin yapısı, duruşu, kimyası zaten böyle bir merkeze dahil olmamasıyla açıklanabilir. Çünkü şiir ile şair arasındaki bu benzerlik, başka hiçbir türde karşılamadığımız bir gizemi saklar içinde. Dolayısıyla şair ve şiiri arasındaki organik bağ, her zaman yenilenen, çoğalan, bazen körelen, ama hiçbir zaman tükenmeyen bir gizil güçle açıklanabilir.

1980 dönemi sonrasından ya da son çeyrek yüzyılın şairlerinden günümüze kaç isim ulaştı peki? Bu soruyu yanıtlamak görece basit. Elbette sinenleri, unutulanları, çekilenleri veya tercihen kaybolanları da hatırlamak gerek. Şiir serüveninin bu çetrefilli yolunda tüm başlangıçlar ve vazgeçişler bir tercihtir aslında. Şiir mi günümüze kalmalı şair mi sorusu işte bu yüzden biraz hatalı ve eksik. Eser her zaman yazarının önüne geçse de şiiri şairinden ayrı düşünmek zor.

Bu çetin ve kayıplarla dolu şiir serüveninin belki de en azimli şairlerinden biri şüphesiz ki küçük İskender. Otuz yılı aşkın süredir hiç yorulmadan üreten, şiirine ivme katan, onu yücelten bir isim oldu küçük İskender. Üretilen eserlerin sayısal çokluğuyla bir değerlendirmede bulunmak yanıltıcı olabilir ama, bütün dikkatini şiirine veren, onu tıpkı bir duvar ustasının çalışkanlığı ve becerisiyle adım adım yücelten, var eden bir şiir işçisi o.

Geçtiğimiz Nisan ayı içerisinde çıkardığı yeni şiir kitabı Mayıs Giremez’le yeniden bizimle buluştu küçük İskender. Sel Yayıncılık etiketiyle çıkan Mayıs Giremez’de tam yetmiş dokuz yeni şiir yer alıyor. Bir şiir kitabı için hayli hacimli bir kitap elbette. Fakat şiirlerin hiçbiri çalakalem geçiştirilmemiş. Her biri incelikler ve kırılganlıklarla örülü. küçük İskender şiirini belli bir türe hapsetmek, herhangi bir akımın temsilcisi veya öncüsü saymak hatalı olur. Beslendiği her damardan kurtulmayı bilmiş, kendine yeni yollar, kanallar bulmuş bir nehir gibi akar onun şiiri. küçük İskender siyasetten felsefeye, cebirden biyolojiye, sokaktan mezara, travmadan anarşiye dek uzanan çok başlı bir yapı kurmuştur şiirinde. Aslında şiiri, şairlerin mutfağı gibi de düşünebiliriz. Çünkü onlar hazırlayacağı yemeğe göre seçerler sözcüklerini. Kimi aşkın peşinde koşar, özgürlükten söz eder; kimi de kendini toplumdan soyutlamış, kabuğuna çekilmiştir. Kişisel yalnızlığından başka meselesi yok gibidir. Bu açıdan baktığımızda küçük İskender’in mutfağı hayli zengin. Onun sözcüklerle denemediği hiçbir yemek kalmadı belki de. Bazı şairlerin tezgâhıma almam dediği sözcükler, küçük İskender’in dizelerinde eşsiz lezzetlere dönüştü. Mayıs Giremez, işte bu önermeyi haklı çıkaracak şiirlerle dolu. Kitabın temasını tek bir sözcükle ifade etmek bu bakımdan güç. Yine de Mayıs Giremez’de ölümün ve yalnızlık duygusunun yeri oldukça büyük. Burada sözü edilen ölüm bazen devlet eliyle işlenmiş bir cinayet, bazense bastırılmış bir toplumun kör inançları olarak çıkabiliyor karşımıza.

Yaşadığı coğrafyanın meselelerine hiçbir zaman sırt çevirmeyen şair, yeni şiirlerinde yine bu ortak acının izini sürüyor, kendi yarasını toplumun yarasına katarak hüzünlü ve bir o kadar da gerçekçi bir resim ortaya çıkarıyor. ‘daha önce hiç’ şiirinde “İç çamaşırlarıyla sevişen halkın devrimi de olmaz vicdanı da” derken, yerleşik toplumsal düzenle birlikte gelen ahlaki çöküntüye dikkat çekiyor şair. Bu kurulu sistemin içinde yer almaktan duyduğu kaygıyı da elbet dile getirmeyi ihmal etmiyor. Çoğunluğa karşı savaşmanın belki de gerçek zafer olduğunu ifade ediyor böylelikle. Bu durumu azınlığın sesi olmasından öte, açık bir tehdit, samimi bir itiraf gibi de okumak lazım. Aynı şiirin ilerleyen dizelerinde bunu açıkça belirtiyor zaten küçük İskender: “Dişlerimi de bilmiyorlar, pençelerimi de, intikam arzumu da”

küçük İskender şair ve birey olmanın yükünü şiirinin her dizesinde taşıyor diyebiliriz. Var olan haksızlığa, zorbalığa ve baskılara karşı sözünü sakınmıyor ve bu karamsar atmosfere rağmen içinde hâlâ bir umut taşıyabiliyor. Kitabın aynı zamanda açılış şiiri de olan ‘onların efsanesi’nde, geçmişle kurduğu saf ilişkiyi ifade ederken şimdinin ne kadar da kirlendiğini ve bizden hızla uzaklaştığını işaret ediyor. “Eskiden daha güzeldi hepimizin hikâyesi/ Eskiden caz derlerdi bir kuşun havalanmasına/ Her kanatta saklanmış binlerce yüz, binlerce esin perisi/ Birbirini üzmesin artık suç ve ceza”

Kitapta özelikle kuş ve kanat, uçmak ve yükselmek sözcükleri birincil anlamlarından taşıp başka sözcüklerle birleşiyor ve yeni bir iz, renk halinde şiirin bütününe dağılıyor. Az önceki dizelerde masumiyetin yitişini işaret eden kuş sözcüğü, ‘bir militanın son günü’ adlı şiirde özgürlüğe, cesarete ve de var olma bilincine alan açıyor. “Keza, kaç kuşumuz varsa o kadar özgürüz ya/ Kuş olmak da yetmiyor bazen/ Kanat taşıdığını, uçabileceğini de bilmek gerek/ Ve delip geçmeyi düşlediğin gökyüzünü özlemek”

 

Mayıs Giremez’de acının, yalnızlığın ve unutuluşun toplumsal tarihini gözler önüne seriyor küçük İskender. Üstelik yaşadıklarımızı hiçbir zaman göz ardı etmememiz gerektiğinin de altını çizerek. ‘lalenin gömleği’ adlı şiirinde söylediği gibi “Şimdilik acı kaybımız yok Çünkü acı kaybolmaz”

Gerçekten de yaşadıkça ve gördükçe, yani tüm bu kanlı tarihe tanıklık ettikçe insan belleği daha da güçleniyor ve unutmak elbette mümkün olmuyor. Tüm bu yaşananları kötü bir rüya olarak düşünmek belki de en iyisi. Fakat küçük İskender masal sözcüğünü daha uygun buluyor: “Çocukları korkutan bir masala döndü ömrümüz/ Çocuklar korktu biz korktuk her şey geldiği yere kilitlendi”

 

Mayıs Giremez acıyla çoğalan, hatıralarla yüzleşen şiirlere yer verse de yine de umuda açık bir kapı bırakmayı ihmal etmiyor. Şairin ‘ya da öyle’ şiirindeki şu dizeler, hayattan beklentimizi ve hayat karşısında ne yapmamız gerektiğini özetle ifade ediyor aslında:

“Yanmasın canımız, üzülmesin hayat/ Ölmesin kimse, olma sebep”

 

*Bu yazı, Mühür dergisinin Temmuz-Ağustos 2016 tarihli 65. sayısında yayımlandı.

müh