30 yaşında; Sakallı, Bekâr ve Renkli Gözlü.

 

TOM ÇİFTLİKTE

Kanada hakkında bildiklerimi söylemem istense, kuracağım ilk ve son cümlenin içerisinde Xavier Dolan ismi bulunacaktır şüphesiz. Tıpkı Güney Kore hakkında bildiğim tek şeyin Kim Ki Duk olması gibi. Sanat ve edebiyatın, bendeki coğrafya veya hayat bilgisine direkt olarak eklemlenmesi; yaşadıklarımla yaşayacaklarım arasındaki o belirsiz boşlukta kendine yeni alanlar, anlamlar kazandıran bir duygu oluveriyor nedense.
İlk filmi J’ai tue ma mere(Annemi Öldürdüm)’den sonra, Les Amours Imaginaires(Hayali Aşklar), daha sonrasında Laurence Anyways ve şimdi de Tom a la Ferme(Tom Çiftlikte) ile önemli bir külliyatın sahibi olan Xavier Dolan, kimilerince yeni sinemanın dahi çocuğu, kimilerince de birtakım kişiler tarafından piyasaya sunulmuş bir gölgeadam, bir çeşit kukla yetenek. Queer sinemanın Pasolini’den sonraki tek gerçek sözcüsü kimilerince de. Açık gerçek şu ki, Cannes Film Festivali’nde ayakta alkışlanan, Altın Palmiye’ye aday olmuş bir filmin yaratıcısından ve önemli bir ödülü Godard’la paylaşmış deliduman bir delikanlıdan bahsediyoruz.
Üzerine ve hakkında çokça şeyler söyleyebileceğim bir isim Xavier Dolan. Fakat son şaheseri üzerinden birkaç düşüncemi söyleyerek, esaslı fikirlerimi sonraya saklamak istediğimi belirtirim. Ve genel bir değerlendirme yapabilmek adına Xavier Dolan’ın senarist, yönetmen, yapımcı ve oyuncu kimlikleriyle var olduğunu belirtmekte fayda var sanırım.

Tom a la Ferme adlı yeni filminden, yani ters’ten başlayarak konuşmak gerekirse, açıkçası, kaba öyküyü ve hikayenin ana cümlesini tek seferde ifade edebilmek için çok düşündüğümü söylemeliyim. Kurabildiğim ve ancak DVD arka kapak tanıtım yazısı olabilecek derinliksiz cümlem şu:
” Ölen sevgilisinin ailesini ziyaret etmek için yola çıkan Tom, onu bekleyen sürprizlerden habersizdir. ”
Hiç de böyle değildir oysa.

Bir peçetenin üzerine mavi mürekkepli bir kalemin yazdığı yazıyla açılır sahne. Dokunaklı ama çok da derinliği olmayan, basit sözlerdir bunlar. Takip eden sahnede, uzun bir tarlanın ortasındaki yoldan giden bir arabayla karşılaşırız. Arabayı süren sarışın şoförün elindeki sigaraya ve o şoförün heveslice söylediği şarkıya odaklanırız. Gizemli bir evin önünde durur araba. Evde kimse yoktur. Kapı önündeki salıncağa kurulur Tom ve evin anahtarının burada olduğunu görür. Anahtarla içeri girer, evin içini dolaşır, yemek masasına oturur ve orada uyuyakalır.
Birinci sahneyi, betimlemelere çok yer vermeden bu şekilde özetleyebiliriz. Hikayeye diğer karakterler, ölen gencin annesi ve abisi dahil olunca, gerilimin dozu biraz daha artmaya başlıyor. Anlaşıldığına göre, ölen gencin annesi Tom’dan, onun cinsel yöneliminden habersizdir ve üstelik ölen oğlunun Sarah adında bir kız arkadaşı olduğunu düşünür. Bu hayali kız arkadaşı, Francis adındaki ağabey uydurmuştur elbette. Kardeşinin gey olduğunu, dahası Tom adında bir sevgilisi olduğunu annesinden saklamak için kurduğu bir oyundur bu. Bu noktadan sonra hikayenin kemiğini Francis’in oluşturduğunu fark ediyoruz. Tom ve onun ölmüş sevgilisinden ziyade, Tom ve Francis arasındaki ilişki vardır artık hikayenin temelinde. Peki kimdir Francis? Annesiyle birlikte yaşayan, çiftliği çekip çeviren, annesini mutlu edebilmek için her şeyi yapmaya hazır olan gözü kara bir genç adamdır o. 30 yaşında, sakallı, bekar ve renkli gözlüdür. Bu detaylar, elbette ki hikayeyi iyi anlayabilmemiz ve idrak edebilmemiz için özellikle seçilmiştir. Francis, köyde pek sevilmeyen bir tiptir. Filmin bir yerinde de dediği gibi; insanları pek önemsemez, zaten insanlar da onu pek önemsemez. Tom, cenazede birkaç şey söylemek için ve taziyelerini annesine iletmek için gelmiştir köye. Francis’ten elbette habersizdir. Francis’in uyarısıyla Tom çiftlikte birkaç gün geçirmek zorunda kalacaktır. Zorlu ve çok özel birkaç gün…

İlk sözlü uyarıyı duştayken alır Tom. Duş perdesi açılır ve karşısındaki sert adam onu sıkıca tembihler. Cenazede söylemesi gerekenleri anlatır Tom’a. Tom, cenaze sonrasında konuşma yapmaktan vazgeçer ve kilisenin tuvaletinde tekrar sıkıştırılır Francis tarafından. Francis’in Tom’u uyarmak için seçtiği mekanlara bakılırsa, hikayedeki gerilimin hangi damarlar üzerinde ilerlediği açıkça görülebilir. Banyo ve tuvalette meydana gelen karşılaşmalar elbette tesadüfi değildir. Kaldı ki, tuvalette yalnız kaldıkları o esnada bir başka adam içeri girer. Durumun ortaya çıkmaması için tuvalet kabinine Tom’la birlikte girer Francis ve Tom’un ses çıkarmaması için parmağını onun dudakları üzerinde gezdirir. İlk en büyük fişek belki de burada patlar.
İki gencin arasındaki bir diğer gerilimli ve gizemli sahneyse şöyledir: Anne, Francis ve Tom yemek yedikleri bir sırada, Francis Tom’un az önce Sarah ile konuştuğunu söyler annesine. Cenazeye gelmediği için Sarah’ya kızgınlık duyan anne bu duruma oldukça sevinir ve Tom’dan bu olayı anlatmasını ister hemen. Tom elbette bu hayali sevgili Sarah hakkında, onun ğzından, bir şeyler söylemek zorunda kalır, bırakılır. Ve Tom konuşmaya başlar. Normal bir girişten sonra, Sarah’nın Guillame(ölen delikanlı)’yu nasıl arzuladığını, yan yanayken bile onunla seks yapmak istediğini, terli koltukaltlarını koklamak için çıldırdığını ve nihayet Guillame’nun üzerindeki beyaz atleti fırlatıp attıktan sonra Sarah’nın yüzüne nasıl boşaldığını, Sarah’nın cümleleri ve tepkileriyle ifade eder. Francis bu cümlelerden sonra elbette afallamıştır. Anne ise büyük bir kahkaha patlatarak Sarah’nın nasıl da kaltak bir kız olduğunu gururla söyler. Francis de rahatlamıştır, ne de olsa annesinin yüzünün güldüğünü görmek onu oldukça mutlu etmiştir. Tom’un Francis’e karşı hissettiği duyguları tam olarak bu sahnede fark ederiz. İmgesel açıdan bakıldığında, bu noktadan itibaren Tom, Francis’in emrine gönüllü olarak girmiş sadık, tutkulu ve oldukça mutlu bir köledir. Artık çiftlik işlerinde inekleri sağmaya, etrafı temizlemeye yardım eder. Bu pasif konumundan oldukça memnun olduğu gibi, günübirlik geldiği çiftliğe artık iki elle sarılmış ve kendini aileden biri gibi hissetmeye başlamıştır. Yalnız kaldıkları bir ara, Francis Sarah’dan bahseder ve cüzdanında taşıdığı fotografı Tom’a gösterir. Fotografta Guillame ile Sarah samimice öpüşmekteler. Hayali sevgili Sarah’nın, aynı işyerinde çalıştıkları Sarah olduğunu hemencecik anlar Tom. Fakat bu öpüşme meselesine bir anlam veremez. Annesini ve abisini mutlu etmek için belki de Sarah’dan böyle bir istekte bulunmuştu Guillame. Bu soru işaretini kafasında iyice büyüten Tom, bir akşam Sarah’yı aramaya karar verir. Durumu kabaca özetler ve taziye için çiftliğe gelmesini ister. Buradaki konuşma açıkça izletilmiyor seyirciye. Seyirci, ilerleyen dakikalarda Sarah’nın bu pembe yalana dahil olmayı kabul etmesinden, daha önce böyle bir durumdan haberi olmadığı anlamını çıkarır. Demektir ki Guillame böyle bir şeyden daha önce Sarah’ya bahsetmemiştir. Fotografın gizemi daha da kafasını kurcalar Tom’un. Sarah nihayet çiftliğe ulaşır(bindiği taksinin şoförü evin önüne kadar götürmek istemez Sarah’yı bu arada). Sarah’yı bir yardım, imdat çağrısı gibi de davet etmiştir Tom; tüm olanları izah etmesi gereken bilirkişi olarak da. En büyük şaşkınlığı Francis yaşamıştır. Kurduğu ilk cümlede, fotograftakinden daha çekici olduğunu söyler Sarah’ya. Francis’in şiddet ve seksi çağıran davranışlarının mustaribi Sarah’tır artık. Tom, Sarah ve Francis arasında yeni bir duygu oluşmaya başlamıştır.

Finalden bir önceki sahneye kadar yaşananlar özetle böyle. Tüm bu gerilimin arasında elbette komik sahneler, güzel şarkılar da vardır. Özellikle tango sahnesi unutulmayacak sahneler arasında.
Son olarak Sarah, Francis’ten korktuğu için kaçıp gitmeye karar verir. Tıpkı birkaç gün önce Tom’un yaptığı gibi. Fakat Francis korkuyu ve erotizmi yine ustaca kullanarak nasıl ki Tom’un gitmesine izin vermediyse, aynı psikolojik baskıyı Sarah’ya da uygulayarak saplantılı dominant karakterini iyice tescillendirir. Sarah’nın gözlerinin içine bakar ve ” Seni kıçından sikerim. Seni kıçından kanatarak sikerim” der. Bu cümleyi Sarah ile birlikte Tom da duymuştur ve cümlenin etkisi ikisine birden yansımıştır. Ve Francis istediğini başarır. İnsanların onun hayatından gidip gitmeyeceğine karar veren, yalnızca Francis olacaktır.

J a g t e n

maxresdefault

JAGTEN / Her şüphe bir suçtur

Çünkü her şüphe bir suçlu doğurur.

İnsanlararası iletişimin sığ ve sağ duyudan uzak ilerlemesinin en kesin sebeplerinden biri maalesef budur: Şüphe.
İnsani olan duyguların, insanlarla birlikte diğer bütün canlı türlerini kapsayabilecek bir derinlikte olması, doğayı esir almakta ne denli pay sahibi olduğumuzu tüm çıplaklığıyla gösterir. İnsanoğlunun zalim dünyası, doğanın da zulmünü besliyor.
Ekolojik dengenin lüzumsuz değil belki ama en karmaşık, en değişken ve en belirsiz türünün insan olması, çoğu sorulara yer açmayacak kadar net bir cevaptır.
İnsan kimliğindeki her canlı bu durumun müsebbibi ve insan dışındki her canlı bu durumun mustaribidir. Hep varmış gibi olağan kabul edilen ve hiç bitmeyecekmiş gibi tüm ihtişamlı şiddetiyle devam etmekte olan bu merasimin adı av’dır. İnsan avı, canlı avı, duygu avı, manâ avı, ölüm avı, masumiyet avı, cinnet avı, kin avı… Suç avı!
Avcı ve avlanan arasındaki belirsiz çizgi; var ile yok arasındaki temas kadar sahici bir anlam taşır. Burada tarafları belirleyen ölçütler; güç, zeka, donanım gibi yetilerden daha uzakta bir noktada saklıdır üstelik.
İnsan olmanın ama insan kalamıyor olmanın doğaya sunduğu bu tutarsız davranış biçimi, diğer canlı türlerini gün geçtikçe insan doğasından uzaklaştırmaya yetiyor.

Ne tesadüf ki, hemen her durumda eskiye, köklerine dönebilmek için can atan insanoğlu, iş ‘avlanmak’ olduğu zaman biraz bocalayabiliyor. İlk insanların av maceraları, yaşayabilmek gayesiyle tanımlanabilen bir gerçeklikse de, günümüz insanının hepten sekteye uğramış duygularının iyiden iyiye birbirine karışması ve sonunda belirsiz bir başka duyguya dönüşmesi, avlanmak tecrübesinde de ne kadar yozlaştığını açıkça işaret eder. Savunma mekanizmasının dışına çıkıp tamamen kişisel zevk ve beğenilerin ‘iyileştirilmesine’ bir katkı sağlayabileceği düşünülen avlanma meselesi, esasında insanın doğaya olan korkusunun ters bir yansımasıdır. Tüfeğin namlusu bu defa insana çevrilidir. Elindeki mızrağıyla yabani hayvanlara karşı kendini siper etme cüretinde bulunan insan, artık bilim ve teknolojinin tüm imkanlarını kullanarak, tersine, bilim ve teknolojiyi kendine siper etmiştir. Korkunun ve korku kaynaklı işlenen suçun, en yalın sebebi işte budur.

Jagten’in başkişisi Lucas, küçük ve olaysız bir kasabada kreş eğitmenliği yapan sıradan bir insandır. Eşinden boşanmıştır ve çocuğundan uzakta, belki çocuğunun hasretiyle de, kendine çocukların dünyasında bir meslek ve amaç edinerek yaşamaktadır.
Her şeyin sıradan ve sorunsuz ilerlediği koşullarda, patlamaya hazır bir bomba büyümektedir oysa. Kasabada görüştüğü sınırlı arkadaş çevresinde, köpeği Fanny ile huzurlu bir yaşantının içindeyken, korkunç bir uçurumun ucuna itekleniverir aniden. Ağır bir suçlamanın, altından kalkılması imkansız bir ithamın ortasındadır artık.
Yakın arkadaşı Theo’nun kızı Klara da bu kreşin öğrencilerindendir ve Lucas’la arasında yakın bir bağ bulunur. Oysa Klara, kendisine zorla gösterilen bir pornografik fotografın etkisiyle Lucas’ı içinden çıkamayacağı bir bataklığa gömecektir. Sözkonusu fotograf sertleşmiş bir penisten ibarettir. Bu görselin ondaki etkisi fotografı gördükten belli bir zaman sonra patlak verecektir. Kreşteki bir ders, daha doğrusu bir oyun sırasında, Klara Lucas’ı dudaklarından öperek bir sevgi belirtisinde bulunmuştur tüm saflığıyla.
Sonrasında da kalp şeklinde bir nesneyi hediye olarak Lucas’a vermek ister fakat beklediği tepkiyi bulamayınca, belleğindeki o pornografik görselin de etkisiyle, gerçekten de çocukça bir davranışta bulunur. Kreşteki bir başka öğretmene, Lucas’tan böyle bir hediye aldığını ve Lucas’ın kendisine cinsel organını gösterdiğini iddia eder. Kreş eğitmenlerinin ani toplantısı ve bu durumu tüm velilere izah etme telaşıyla olaylar sarpa sarar.

Filmin konusu çok özetle ve basitçe bu olmakla beraber, alt metni daha da karmaşık olan bir dünya açılır sonradan. Filmin belkemiğini oluşturan av tutkusu da bu noktadan sonra devreye girecektir. Filmin başlarında geyik avlamaya meraklı olan Lucas’ı seyredince, içine düştüğü bu tuzağı anlamak biraz daha mümkün oluyor çünkü.
Geyik avlamanın ritüelden ziyade bir geçmiş zaman öğretisi, belki de yüzyıllardır süregelen bir gelenek olduğu bu küçük İskandinav kasabasında, eskiyle kurulan bağların ne derece sağlam ve köklü olduğunu da hissedebiliyoruz. Tıpkı Noel öncesi yapılan ibadetler, kutlamalar gibi. Geçmişe bu denli sıkı sıkıya tutunan bir insan toplumu, yalnızca gelenek ve görenek bakımından değil, fikir ve vicdan dünyalarına ait olan duygularının temeline de bu eski ve köklü hislerini katmayı unutmamıştır.
Zaten bu tür toplumları bir arada tutan en güçlü bağ, birbirlerine benzemek istemeleri ve bu benzerlik için her şeylerini feda etmeleridir. Eskiden beri dünya üerindeki tüm canlı varlıklar koloniler halinde yaşamış ve bu düzeni oturtabilmek telaşıyla mücadele etmişlerdir. Buradan bakıldığında, insanlar ve hayvanlar arasındaki ‘toplumcu’ düzen; kâr-fayda, çıkar-ilişki bileşenleri üzerinden değerlendirilirse adına canlı dediğimiz bu varlıkların aslında ne kadar birbirine benzedikleri ve gitgide farkında olmadan nasıl da birbiri olduklarını rahatça görebiliriz. Bu açıdan, avlanma hadisesi her iki toplum için de ortak sayılabilir.
Bu ortak kümenin farklılık gösteren tek noktası, insanlar toplumu içerisinde av ile avlananın kimi durumlarda değişebilir olmasıdır.
Hayvanlar toplumu ‘selection’ denilen bir ayrıştırmanın sonucunda kendi evrenlerinde belli bir sistematik kurmuş ve yaşantılarını bu düzen üzerinden sürdürmeyi uygun bulmuşlardır.
Bir zebranın avı hiçbir zaman yavru bir kaplan olamamıştır. Hangi şahin, bir bufalonun ayakları altında ezilmiştir ki? İnsanlarsa duyuları, duyguları ve mantıkları doğrultusunda işleyen düşünce ve davranışlarıyla bu dengeyi kuramamıştır.
Av ile avcı, hayal ile gerçek, doğru ve yanlış, olmak ya da olmamak çelişkileri bu yüzden ortaya çıkmıştır. Belki de insan, sadece bu yüzden masum kalamamıştır. Lucas ormanda geyiği öldürmek için pusuda beklerken, görüntüde olaydan tamamen habersiz olan geyikle karşılaşırız. Geyiğin gözleri, sadece görmek için bakıyordur o sırada.
Zararsız, intikamsız ve de masum. Aynı biçimde avcının gözlerini de inceleme fırsatını yakalarız. Birbirini kovalayan bu gözler, filmin ilerleyen sahnelerinde başka biçimde yine kovalayacaktır birbirini.

Kaba örgüyü bir kenarda tutarak esas dramı fişekleyen detayları irdelemek, hikayenin gerçekliği karşısında duyulan o sertliği biraz daha yumuşatmaya yetmiyor maalesef.
Klara bu durumu annesiyle konuşurken, söylediklerinin gerçek olmadığını ifade eder.
Annesiyse bu gibi durumların kötü anılar olduğunu ve bu anıların aklımızda yer değiştirdiğini, Klara’nın anlama kapasitesinin üzerinde bir gayretle, ifade eder.
Sanırım, şüphenin yol açtığı kriz; suça davet çıkaran bu yanılsama, tüm her şeyi ortaya koymaya yetiyor: Bilinçli manipüle!
Annesinin bu tespiti Klara’da bir kavram ve anlam karmaşasına yol açıyor elbette.
Sonrasında bu durumu Lucas’la konuştuğunda, olayları hatırlamadığını, büyük ihtimalle unutmuş olabileceğini söylüyor. Ebeveynlerin çocukları üzerindeki baskısı ve manipülasyonu, gerçekleri yerle bir etmeye yetecek kadar etkili olabiliyor maalesef. Kasaba halkının galeyana gelmesi de zaten şüpheden kaynaklanmamış mıydı?
Çünkü polisler bile sorguya alınan çocukların ifadelerinde çelişkili sözlerin yer aldığını belirterek Lucas’ı serbest bırakmıştır.

Tüm suçlamalara karşı yanıtsız kalan Lucas, Noel öncesi kilise ayinine katılmaya karar verir. Alkollü olarak gittiği kilisede elbette Theo ve ailesiyle de karşılaşır. Belki de ilk insani yani refleks olarak güdüsel tepkisini orada ortaya koyar. Theo’nun boğazına sarılır ve ‘Gözlerime bak, ne görüyorsun?’ diye sorar. Aldığı ‘Hiçbir şey’ yanıtıyla Lucas da şu cümleyle yeniden karşılık verir: ‘Hiçbir şey yok da ondan!’
Nişan aldığı geyiğin gözlerinde de aynı cevap vardı oysa: Hiçbir şey!
Öyle çetin ve sürprizli bir oyun ki hayat, şişenin ucu ve arkası sürekli yer değiştirebiliyor nedensizce.

Aradan geçen bir yılın sonunda, tüm olanların unutulduğu düşüncesi hissediliyorken, oğlunun avcı olmaya hak kazandığı ve avcılık sertifikasını aldığı tören sırasında Lucas her şeyin kaldığı yerden devam ettiğini düşünmektedir sanki.
Oğluna avcılık nişanını veren tören konuşmacısı, hediye olarak Lucas’ın tüfeğini uzatır çocuğa. Ve o tüfeğin, Lucas’a da dedelerinden kaldığını, gerçi dedelerinin av sırasında geyikleri çokça ıskaladıklarını da araya katarak belirtir.
Tören sonunda oğluyla av peşindedir Lucas. Hatta bir ara oğluna sessiz ve sabırlı olmasını, avın mutlaka geleceğini bile söyler.

Kısa bir süre sonra namlunun ucunda Lucas vardır.

Tüfek ateş alır.

Ve ıska!

Lucas’ın, yani her şeyden habersiz olan avın gözlerindeki şaşkınlık ve korku, birbiri içinde eriyerek onu bir daha yalnız bırakmayacak yeni bir ifadeye bürünmüştür şimdi: Şüphe.