Gülmenin ve ölmenin tarihi*

 

enis

 

 

“Cahil halk kafası ne kötü şey!/ Ne saygısız, ne haksız yollara gider/ Kendini bilmeden ne sersemlikler eder/ Perdeli gözlerle bakar dünyaya/ Kendi ölçüsüne sokar herkesi/ Demokritos bu kafadan payını almış/ Hemşerileri deliye çıkarmış adını/ Zâten kim peygamber olmuş/ Kendi memleketinde?”

 

Demokritos, Abdera’da doğmuş ve uzun yıllar orada yaşamış. Yani şimdiki adıyla Trakya’da. Hikâye şu ki ünlü filozof yaşadığı yerden ve oranın halkından sıkılınca inzivaya çekilerek derme çatma bir kulübeye yerleşir. Durumu öğrenmeye heves eden Abderalılar, filozofun yanına gittiğinde kendisinin durduk yerde ve sürekli olarak güldüğüne şahit olur. Bir zaman sonra dönemin ünlü hekimi Hippokrates’e mektup yazarak ondan yardım isterler. Hippokrates, Demokritos’un yanına vardığında onu bütün bir gün boyunca dinler ve olayın esrarını çözer nihayet. Hippokrates’e göre deliren Demokritos değil, Abdera halkının ta kendisiymiş. Bu durumda yapılacak tek şey, gerçekten de gülmekmiş. 

 

GÜLÜNÇ İLE GERÇEKLİK

 

Enis Batur, “Çekmeceler Kitabı” alt başlığıyla başlattığı yeni dizisinin ilki Gülmekten Ölmek’le karşımızda bu defa. Hatıralar, anekdotlar ve saklı kalmış hikâyelerle sarmalanan bu kitap gerçekten de bir çekmece bütünlüğü sunuyor. Kitabın her bölümünde farklı bir düşünceye ve konuya değiniyor yazar.

Enis Batur’un bu hacimli çekmecesinde yazılmamış mottolar tarihinden Bilge Karasu’ya, Braque tablolarından Kafka’nın Dava’sına, Arthur Rimbaud’dan gülmenin edebiyattaki ve tarihteki yerine değin birçok konu okurla buluşuyor. Kitabın çekirdeğinde elbette gülmek var. Fakat burada ele alınan “gülmek” sözcüğü, çoğu kez birincil anlamından taşıyor ve bambaşka sözcüklere, anlamlara evriliyor. Yazının başında bir kısmını paylaştığım “Demokritos ve Hemşerileri” adlı La Fontaine masalını (Sabahattin Eyuboğlu çevirisiyle) ele alan Enis Batur, zaten daha en başından gülmek sözcüğünün başka bir yüzüyle karşılaşacağımızı belli etmişti. Gülme eyleminin hicve yakın duran anlamıyla daha çok ilgileniyor Batur ve sonu hüsranla biten komik hikâyelerdeki gibi buruk bir  tebessüm bırakıyor okurunda.

Kitabın bir yerinde de belirttiği gibi gülmek, yazara göre iki kutuplu bir fiil. Özellikle filozofların bu konu hakkındaki ilginç görüşleri gülmenin, toplumsal ve tarihsel serüveni içerisindeki önemi ile birlikte düşünülürse gerçekten de büyük farklılıklar ortaya çıkıyor. Enis Batur’un aktardığına göre Georges Minois’nin Gülmenin ve İstihzanın Tarihi adlı kitabından, Fransız Devrimi sonrasında parlamentoda gülmenin yasaklandığını ve ceza konusu olduğunu öğreniyoruz. Aynı şekilde Ortaçağ boyunca, kilisede ve manastırlarda, bir dizi kapsamlı metnin gülmek fiiline odaklandığını, gülmenin kültürel ve ideolojik bir fenomen olarak yasaklandığını da ayrıca hatırlatıyor.

Peki, insani bir yansı olan gülme eylemi neden çağlar boyunca yasaklanmış ve kötücül bir duygunun alameti olarak düşünülmüş?

Bu sorunun cevabını bulmak zor olmasa gerek. Gülmek fiilinin temelinde ya da gülünesi olanda her zaman çarpık ve yerleşik bir toplumsal inanış, gerçeği gizlemeye çalışan karanlık bir güç vardı. Gülmeyi lanetleyen dinsel öğretilerin altında saf ve yıkılmaz bir gerçeklik bulunur çoğunlukla. Enis Batur burada, gülmek ve öfkelenmek arasındaki yakın bağıntıya dikkat çekiyor ve bu konu hakkındaki görüşünü, geçtiğimiz yıl yaşanan Charlie Hebdo kıyımını hatırlatarak ifade ediyor. Ölürken gülenin ya da gülmekten ölenin kuramsal açıdan düşük bir olasılık olduğunu ama güldürdüğü için ölenin sayıca ve ne yazık ki çok olduğunun altını çiziyor böylelikle: “Kişisel düşüncem bellidir: Mizahın en karasına konu edilemeyecek hiçbir değer olmamalıdır. Ve her birey işe kendini hedef tahtasına koyarak, orada kabulünü sınayarak koyulmayı öğrenme köprüsünden geçmelidir.”

Demek ki gülünç ile gerçeklik ilişkisindeki bu benzerlik yalnızca mizahın ödevini değil, toplumların hoşgörüleri ve tabuları arasına sıkışmış bir nefrete de işaret ediyor.

 

 SANATIN ORTAK ÖFKESİ

 

Enis Batur, bir başka çekmecesinden de Franz Kafka’nın Dava’sını çıkarıyor önümüze.      Sıklıkla konuşulan ama eserin büyüklüğünün gölgesinde kalan bir tartışmayı ele alırken üzerinde çok düşünülmemiş bir konuyu gündeme getiriyor aslında. Kafka’nın bitiremediği ve yakın dostu Max Brod’a yok etmesi için verdiği bu romanı, sadakat ve ihanet sözcüklerinin içinden çıkarıp yeni bir gerçekliğe taşıyor böylelikle.

Artık herkesin kabul ettiği gibi Max Brod, bu vasiyeti yerine getirmemesiyle elbette yazın dünyasına büyük bir eser kazandırdı ama aynı zamanda taslağın orijinal halini gizleyerek başka bir ihanette de bulunmadı mı?

Bu soru karşısında duyulan merak, güçlü bir soruyu daha beraberinde getiriyor: Dava’nın ilk taslağı, Max Brod’un yayımlattığı romanla ne kadar benzer veya o romandan ne kadar farklı? Bu cevabı hiçbir zaman bilemeyecek olmanın getirdiği eksik duygu, eserin gücünü azaltır mı sorusu da düşünülebilir burada elbette.

Enis Batur, bir okur olarak duyduğu bu kaygıyı başka bir noktaya taşıyarak sanatta yeniden yaratımın önemine dikkat çekiyor. Orson Welles’in Dava kitabından esinlenerek çektiği sinema filmi ilk bakışta sadık bir uyarlama olarak düşünülse de Batur’a göre ortada yepyeni bir iş, tümüyle farklı bir üretim var.

Şöyle diyor Batur: “Bir yapıt üzerine/üzerinden bir başka yapıt kurmak zaten başka bir şey yapılacağının açık göstergesi: Öndeki yapıt arkadan geleni, gelecek olanı tetiklemişse, yabana atılması olanaksız gerekçeler devreye girmiş demektir.”

Demek kişisel veya toplumsal dönüşümlerin sanatçılar üzerindeki etkisi ne kadar benzerse ortaya konulan eserlerin öznelliği veya nesnelliği bir yerden sonra önemsiz olabiliyor. Enis Batur’a göre Orson Welles’i böyle bir sinema filmi çekmeye iten güç, tıpkı Kafka’da olduğu gibi suç ve devlet ilişkisinin olanca ağırlığıyla bireyin üstüne bindirilmesi karşısında duyulan ortak öfkeden ileri geliyor. Dolayısıyla Batur için Dava filmi Welles’in en önemli filmi çünkü en önemli çıkış hamlesi.

Enis Batur’un çekmecesinden çıkan tüm yazılar, oldukça geniş bir çerçevede hem sanat tarihimizin hem de düşünce dünyamızın içinde sıkışıp kalan olayları büyük bir gerçeklikle önümüze seriyor.

 

 Gülmekten Ölmek/ Enis Batur/ Sel Yayıncılık/ 174 s.

 

*Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki’nin 30 Haziran 2016 tarihli 1376. sayısında yayımlandı.

 

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s