Birdman’in önlenemez yükselişi

1

Alejandro González Iñárritu’nun parlak kariyeri, sinemaya heves etmiş her sinefilin malumudur. Paramparça: Aşklar Köpekler, 21 Gram, Babel ve Biutiful’dan sonra şimdi de Birdman ile şaşırtmaya devam ediyor yönetmen. Esasında çok önceden beri beklenen Oscar ödülünü de uzun bir gecikme sonucu Birdman’le aldığını ve ödül dağılımına bakıldığı zaman gerçek bir övgüyü hak ettiğini söylemek abartı olmaz. Alejandro González Iñárritu 87. Oscar Ödül Töreni’nde; En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Uyarlama Senaryo ödüllerini alarak, gerçekleşmesi hayli zor bir başarıya imza atmış oldu böylelikle.

İlk üç filminde senarist Guillermo Arriaga ile çalışan Iñárritu, son iki filminde hem senarist hem yönetmen olarak karşımızda. Uzun süre birlikte çalıştığı Guillermo Arriaga’yla yollarını ayırmasının, elbette sinemaya bakışında önemli bir merkez olduğunu söyleyebiliriz. Bu değişim, Alejandro González Iñárritu sinemasına büyük katkılar sağladı elbette. İlk olarak, belirgin bir tarz değişikliğini tercih etti yönetmen. İlk filmleriyle kıyasladığımız zaman bu değişimin en net örneği Birdman’dir. İç içe geçmiş öykülerin bilinçli veya rastlantısal olarak filmin bir yerinde karşılaşması, yönetmenin en bilinen anlatım biçimidir. Bu tuhaf kurgu yöntemi, seçilen öykülerdeki dramatik havayla birleşince ortaya elbette izlemesi oldukça keyifli ve bir o kadar da güç bir sinema harikası çıkıyor. Özellikle müzik kullanımı açısından oldukça cimri olan Iñárritu yine Birdman’le bu geleneğini de bozuyor.

Bunların dışında,  yine birçok teknik yöntem ve sinematografi anlayışındaki değişimler, son filmi Birdman’le ortaya çıkıyor tabii. Sanırım genel izleyicilerden ziyade jüri üyelerinin daha çok beğendiği ‘tek plân’ uygulaması, bu değişimlerin en başında geliyor. Açık bir ifadeyle, filmin bütününde karakterleri yakinen takip eden hareketli kamera, bizlere, montajsız ve dolayısıyla hilesiz bir öykünün ortasında olduğumuz hissini veriyor. Araya hiçbir ‘atlayan görüntü’nün girmesine fırsat vermeden tek ve uzun bir anın ortasında, kurgusuz bir gerçeklik algısıyla izleriz filmi.

Bir diğer biçimsel özellik de, müzik seçimi ve kullanımında ortaya çıkıyor. Davul sanatçısı Antonio Sanchez’in filme katkısı bu anlamda çok büyük. Filmde fiziken, yani ‘oyuncu’ ve ‘müzisyen’ varlığıyla da yer alıyor Sanchez. Büyük tiyatro salonunun koridorlarında veya kulisinde gezinirken, fonda sürekli olarak Antonio Sanchez’in eşsiz davul performansını işitiyoruz. Filmin büyük bölümünde yer alması sebebiyle, müzik kullanımında cömert olduğu söylenebilir yönetmenin. Tür olarak caz müziğini, caz tınılarını seçmiş olmasıyla da farklı bir kanala giriş yapıyor aslında. Filmin esas hikâyesiyle oldukça uyumlu bir tercih tabii bu durum.

Biçimsel özelliklerden çıkıp içsel özelliklere geçecek olursak ana fikrin, keskin humour kokan hikâyesiyle filmde canlı bir organizma gibi durduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Alejandro González Iñárritu’nun, dram ağırlıklı eski filmlerine kıyasla böylesine eğlenceli bir dil ve hikâye yapısı kurmasını hayranlık ve merakla karşıladığımı söylemeliyim.

Filmin iskeleti, bir dönem Birdman serileriyle büyük bir şöhrete kavuşmuş olan Riggan Thomson’ın yıllar sonra Broadway’de, Raymond Carver’ın kitabından uyarladığı What We Talk About When We Talk About Love (Aşk Konuşurken Ne Konuşuruz) adlı tiyatro oyununu sahneleme sürecidir. Filmin en etkili yönlerinden biri, bu sürece tanıklık ederken elbette karakterin derinliğine inerek, insanın böyle trajik bir olay karşısında yaşadığı tüm duyguları gerçek bir empati duygusuyla hissedebiliyor oluşumuz. Tam da bu noktada, Riggan karakterini canlandıran Micheal Keaton hakkında bir ön bilgi vermek gerekiyor sanırım. Genç yaşlarda oynadığı TV dizilerini saymazsak, ilk önemli rolünü Tim Burton imzası taşıyan, 1988 yapımı Beetlejuice filminde almıştır oyuncu. Keaton, ağırlıklı olarak komedi filmlerinde yer aldığı için uzun yıllar hep komedi oyuncusu olarak bilindiyse de, Tim Burton’un riskli kararıyla ertesi yıl Batman filmine dahil olup Bruce Wayne karakterini başarılı ve dramatik bir biçimde canlandırmıştır. Aynı başarısı 1992 yılında çekilen Batman Returns filminde devam etse de, bu filmlerden sonra kendini hatırlatacağı ve yeteneğini rahatça sergileyebileceği uygun bir yapım bulamaz Keaton. Eskide kalmış ve dolayısıyla unutulmuş ustalara, filmlerinde küçük de olsa roller vererek onları tekrar gün ışığına çıkarmasıyla bilinen Quentin Tarantino’nun 1997 yapımı Jackie Brown filmine kadar vasat diyebileceğimiz yapımlarda yer alan Micheal Keaton, şimdi eski şöhretine biraz daha yaklaşmıştır. Bu durum elbette kısa sürmüştür ve Keaton, 2014 yılına kadar ‘eski ünlü’ olarak hayatına devam etmiştir.

Bu gerçek hikâyeyi göz önünde bulundurursak, Micheal Keaton’ın Birdman filminde canlandırdığı Riggan karakteriyle ne ölçüde paralel bir hayat yaşadığını da anlamış oluruz. Üstelik Batman filmlerinin devamı niteliğinde çekilen bir başka yapımda yine Keaton ismi üzerinde durulmasına ve oyuncuya oldukça yüksek bir meblağ teklif edilmesine rağmen, Micheal Keaton bu teklifi reddetmiştir. Filmdeki Riggan karakterinin esas meselesiyle benzer bir çelişki içindedir çünkü gerçek hayattaki Keaton.

Birdman’e dönecek olursak, Riggan Thomson’un, hayalindeki oyunu sahnelemesi sırasında yaşadığı tüm deneyimler, bir anlamda hayatının özeti ve sonucu olmuştur diyebiliriz. Riggan’ın bilinç akışı filmin başından itibaren iki kanalda ilerler. Bir yandan, onu paraya ve şöhrete rahatça ulaştıracak, fakat bunu gerçekleştirirken sanatsal kaygılardan uzak tutacak kolaycı bir Riggan dolaşır zihninde. Diğer yandan da, gerçek bir sanat eserini ortaya çıkarmak adına, belki de hayatının bedelini ödeyerek büyük sıkıntılarla tanıştıracak olan bir başka Riggan… Elbette nitelikli bir eseri sahnelemek için çaba gösteren Riggan daha ağır basar ve bin bir güçlükle bu emeline ulaşır. Riggan’dan sonra bir başka karakterle tanışırız. Edward Norton’un canlandırdığı Mike Shiner, şöhret sahibi bir aktör olarak hikayeye dahil olur. Beceriksiz oyuncu kadrosuyla pek ümit vaat etmeyen bu tiyatro ekibine taze bir kan gibi gelir Mike. Üstelik alışılmışın dışında bir oyunculuk metoduyla da hayli ilgi çeker. Doğaçlama tekniğiyle oldukça gerçekçi performanslar sergileyen Mike, Riggan Thomson’ın dikkatinden kaçmaz elbette. Hatta filmin bir sahnesinde Mike ve Riggan bu gerçekçilik meselesine kendilerini iyice kaptırıp tatlı sert bir kavgaya bile tutuşurlar. Riggan bu kavga sırasında, eğer isterse ne denli gerçekçi bir aktör olabileceğinin ispatını yapar aslında. Ki zaten, Mike’tan daha ‘gerçek’ bir aktör olduğunu da filmin sonlarına doğru herkesin önünde gösterecektir. İkisi arasındaki bir diğer eğlenceli sürtüşme de Riggan’ın, kendisini bir Raymond Carver uyarlaması yapmaya iten gerekçeyi belirttiği sırada yaşanır. Riggan henüz okul sıralarındayken amatör bir tiyatro piyesinde rol alır ve izleyiciler arasında Raymond Carver da vardır. Riggan’ın anlattığına göre Carver bu samimi oyunculuktan o kadar etkilenir ki, bir peçeteye bu görüşlerini yazarak Riggan’a ulaştırır. Ondaki bu ışığın böyle güçlü bir yazar tarafından fark edilmesi Riggan’ın çok hoşuna gider ve bu anlamlı peçeteyi yıllar boyunca saklar. İşte bir Carver metnini sahnelemek de bu hatıranın bir uzantısıdır onun için. Bu etkileyici hikayeyi dikkatle dinleyen Mike Shiner  sonunda dayanamaz ve kahkahalar atarak, bu yazıyı yazan Raymond Carver’ın oyunu izlediği sırada alkollü olduğunu, ki sürekli alkol kullandığını ve zaten böyle hoş bir teveccüh yazısını peçeteye yazdığına göre o sırada kesinlikle körkütük sarhoş olduğunu ifade eder.

Filmden edindiğimiz bir alt bilgiye göre Riggan, içindeki bu oyunculuk aşkı için kızını ve eşini bile ihmal edecek kadar tutkulu birisidir. Tam da bu noktada, Yavuz Turgul’un Gönül Yarası adlı şahane filmindeki Nazım karakteri gelir akıllara. Bu durum sanatın ve sanata duyulan o içten bağın ne derece kuvvetli ve kopmaz olduğunu, böylesine yoğun bir tutkunun aslında çok evrensel olduğunu göstermek için de gayet güzel bir neden. Tabii bu arada Riggan’ın, özellikle kızıyla olan iletişimi hayli sorunlu. Güncel medyayı yakinen takip eden ve belki de tüm yaşamını bu sosyal çevresi ekseninde idame ettiren kızı Sam, tüm bunlardan uzakta bir hayat sürmekte olan babasıyla çelişir. Fakat tüm gerçekliği ve çıplaklığıyla var olan Mike Shiner’a da gizliden gizliye bir hayranlık besler. Sam Thomson, sosyal medyadan kopuk bir hayat sürdürdüğü için babasıyla hep kavga halindedir. Ta ki Riggan’ın başından talihsiz bir olay geçinceye kadar. Riggan, oyunun seyircili genel provalarından birinde, kuliste sırasını beklediği bir anda sigara içmek üzere tiyatro binasının sokağa açılan kapısını aralar ve üzerindeki bornozuyla beraber bir müddet derin düşünceler eşliğinde sigarasını içer. Ağır kapı kendiliğinden kapanır ve Riggan’ın bornozunun bir kısmı kapıya sıkışır. Bornozunu kurtaramayan Riggan ondan vazgeçer ve iç çamaşırıyla sokağa dalıp binanın ön kapısına varmak üzere koşmaya başlar. Sokağı hıncahınç dolduran kalabalık, bu eski ünlü oyuncuyu tanır ve ‘gerçek’ bir performans olarak yorumladıkları bu zorlu koşuyu kayıt altına alırlar. Kısa süre içerisinde binlerce kişinin izleyeceği ve tüm sosyal medyayı kasıp kavuran bu görüntüler elbette kızı Sam’in hoşuna gidecek ve babasıyla arasındaki buzları eritmesinden de öte, onunla gurur duymasını bile sağlayacaktır.

Kitleleri etkilemenin sırrını bir anlamıyla keşfeden Riggan için şimdi sırada başka bir tarihi olay vardır. Oyun sırasında kullandığı şaka tabancasını, bir defasında gerçek bir tabancayla değiştirir Riggan ve belki de filmin kırılma noktası tam da bu olaydan sonra gerçekleşir. Film süresince bilincinin gidip gelmesi veya sürekli devinim göstermesi dolayısıyla Riggan’ın hangi durumlarda gerçek/bilinçli, hangi durumlarda gerçek dışı/bilinçsiz düşünceler içinde olduğunu kestiremiyor oluşumuz, gerçek bir silahı kullanırken de hangi ruh durumunda olduğunu tahmin etmemiz konusunda bizi epey zorluyor. Filmin önemli bir kilit kısmıdır bu ikilem. Çünkü Riggan, oyunun sonunda şakaklarına dayadığı tabancanın tetiğini çeker ve yalnızca kırık bir burunla sıyrılır bu ‘şov’un içinden. İşte esas gizem burada yatmakta. Riggan, gerçekten de herkesin önünde intihar etmek istedi mi, yoksa şakağındaki namlunun açısını değiştirerek bu apansız şöhretini perçinlemek adına sansasyonel bir gösterinin içine mi girdi? Cevap her ne ise de, su götürmez olan gerçek, Riggan’ın mükemmel bir reji ortaya koyduğu ve oyunu izleyen herkesin takdirini kazandığı gerçeğidir.

Filmin, pencereden atlayan Riggan’ın yere mi çakıldığını yoksa yükselip uçtuğunu mu sorduran son sahnesi de bu anlamda oldukça etkileyici. Çünkü Riggan’ın kaldığı odaya az sonra gelen kızı Sam, babasını sedyede göremeyince açık pencereye yönelir. Önce yere doğru bakar ve bakış açısını yukarıya, göğe doğru çevirir. Sam’in yüzündeki gülümseme bir hayli manidardır oysa. İlk ihtimal, Birdman’in, trajik bir biçimde intihar ederek ölmesiyken, ikinci bir ihtimal de şanına yaraşır bir biçimde kanatlandığı ve uçarak göklere karıştığı ihtimalidir. Tabii Sam’in yüzündeki tebessümden,  hangi ihtimalin gerçekleştiğini anlamak biraz güç. Sam için bu durum, eğer Birdman göklere doğru uçup sonsuzluğa karıştıysa da trajikomik; yere düşüp kaldırım taşlarını boyladıysa da… Çünkü her iki durumda da Sam için, sosyal medya için, içinde yaşadığımız suni dünya ve gülünç gerçeklik için, benliğimizi ele geçiren bulanık bilincimiz için, hayatın komikliği ve benzersiz trajedisi için, algılarımızı keskin bir kıskaca sıkıştıran tüm bu görsel kirlilik için ve hatta cahilliğin umulmayan erdemi için büyük ve bulunmaz bir malzeme yatmakta.

3

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s