Pride: Mücadelenin Onuru ya da Onurun Mücadelesi*

d

Kolektif yapılanmaların doğrudan temasıyla ortaya çıkan ve sınıf bilincinin oluşumuna kesintisiz destek sağlayan ‘direnç’ kültürü, yalnız yaşadığımız dönemin değil; bu dönemin zeminini hazırlayan geçmişin de önemli parçasıdır. Ulusların var olabilmesi, şüphesiz ki bireyin hak ve özgürlüklerini kazanmasının başlıca teminatıdır. Bu var oluş meselesi büyük kavgalar, yıkımlar ve kırılmalar neticesinde şekillendiğine göre, bireyin kendi mücadelesini ortaya koyabilmesi, tüm bu savaşımın esas amacını oluşturur diyebiliriz. Kimi toplumlarda ‘birey olma bilinci’ ve ‘sınıfsal aidiyet’ paralel bir gelişim gösterirken, kimi toplulukların birbirinden destek alarak ilerlediğini ve bu sayede daha güçlü, pozitif ve üretken bir yaşam alanı oluşturduğu bilinen bir gerçekliktir. Her iki durumda da birey olma mücadelesinin -birey ve toplum bazında- tekil ile çoğul aydınlanmanın yolunu açacak pratik bir çözüm odağı olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz. Birey olmanın haklı mücadelesi, elbette ki büyük kıyımların, çalkantılı dönemlerin veya talihsiz suçlamaların ertesinde ortaya konabilmiştir. Mücadele bilincini ortaya çıkaran, daha doğrusu zaten var olan bu bilinci körükleyen sebepler arasında, başta devlet terörü olmak üzere; kişisel bunalımları, aile içindeki gizli şiddeti besleyen kaygı ve korku kaynaklı sancıları, çalışma hayatındaki ast-üst hiyerarşisinin getirdiği çözümsüz ve ayrımcı dayatmaları da gösterebiliriz. Sebep her ne olursa olsun mücadelenin gün yüzüne çıkardığı bu bilinç, katlanılabilir bir dünyadan ziyade, yaşanılabilir bir dünya ideasının sonucudur. Tarihin şaşmaz kronolojisine göz attığımızda toplumların atağa kalktığı ve kendilerini büyük ve geri dönüşümü olmayan bir mücadelenin ortasına attıkları o buhranlı yılların, bahsettiğimiz sancıların patlama noktasına denk düştüğünü açıkça görebiliriz. Uzun vadeli bir hesaplaşmanın içinde olabilmek her koşulda, baskıcı, ötekileştiren ve sömüren bir anlayışın karşısında durabilmeyi gerektirir. Bu hesaplaşma kuşkusuz ki zamana yayılan ve giderek çoğalan bir hıncın neticesidir. Kendiyle savaşan, ailesiyle çatışan bir birey, var oluşunun farkına vardıkça içinde bulunduğu toplumla ve devletle de yüzleşir. İşte tüm bu imtihanlar bireyi kaçınılmaz bir noktaya taşıyacaktır: Onur ve Mücadele.

 

 

Muhafazakâr Parti’nin lideri ve Birleşik Krallık’ın 1979-1990 yılları arasındaki Başbakanı Margaret Thatcher, 1987’deki parti kongresinde “Geleneksel ahlâki değerlere saygı göstermeyi öğrenmesi gereken çocuklarımıza, eşcinsel olmanın temel bir hak olduğu öğretiliyor” diyerek kendisinin ve partisinin ‘temel hak ve özgürlükler’ çerçevesinde ne denli muhafazakâr olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. Aynı yıl çıkardığı bir kanunla da, okullarda eşcinselliğin ‘yasal olmayan bir ilişki türü’ olduğu öğretilmeye başlandı. Tabii böylesi bir kanunu yürürlüğe sokmasının temelinde, o tarihten birkaç yıl önce yaşananların etkili olduğu gayet açıktır. 1984 yılında Millî Madenciler Sendikası’nın düzenlediği grev, Thatcher’ı yıpratabilmek ve onun kurmuş olduğu dikta rejimini sarsabilmek adına önemli bir hamleydi. Sol siyasete karşı amansız mücadele veren ve yaptığı ‘özelleştirmeler‘ neticesinde ‘serbest pazar ekonomisi’nin önünü açan Margaret Thatcher, halkın seçimiyle başa gelen bir başbakan olmasıyla ve azınlıklara karşı sürdürmüş olduğu nefret söylemleriyle pek de yabancısı olmadığımız bir politikacı. Fakat özellikle eşcinsellerin hak ve özgürlük mücadelesine karşı son derece katı bir politika yürüten Thatcher’ın, Millî Madenciler Sendikası tarafından büyük bir grevle durdurulmak istenmesi, burada, az önce sözünü ettiğimiz ‘birlik ve mücadele’ bilincini devreye sokuyor.

w

Senaryosunu Stephen Beresford’un yazdığı, yönetmenliğini Matthew Warchus’un üstlendiği 2014 yapımı Pride, 30 Haziran 1984’te düzenlenen Londra Onur Yürüyüşü’nün gerçek görüntüleriyle açıyor ilk sahnesini. Bir grup aktivist gencin de aralarında olduğu bu grup, ‘edepsiz’ sloganlar atarak, rengârenk pankartlar açarak ve elbette polis kıskacı etrafında tamamlıyor onurlu yürüyüşünü. Tam da o tarihte, dönemin başbakanı Margaret Thatcher tarafından hazırlanan ve yirmi madenin kapanmasına –demek oluyor ki yirmi bin işçinin işsiz kalması- neden olacak yasa tasarısı, ülkedeki maden işçilerini greve sürüklüyor. Yürüyüşteki gey ve lezbiyen aktivistler, bulvar (yandaş?) gazetelerinin, polislerin ve de hükümetin hedefinde olan ve tıpkı kendileri gibi şiddete maruz kalan madencilerin grevinden haberdar oluyor, davalarına onları da dahil ederek ortak bir mücadele yürütebilmek adına yeni bir slogan geliştiriyorlar: “Lesbians and Gays Support the Miners”

LGSM ismiyle yeni bir oluşum başlıyor böylece.

Tabii bu arada filmin önemli karakterlerinden biri olan Joe’yu tanımakta fayda var. Yirminci doğum gününü kutlamakta olan Joe, ailesiyle yaptığı küçük bir kutlamanın ertesinde hemen bir trene atlayıp Londra’ya ulaşır ve kendinden yaşça büyük olan gençlerin arasına katılır. Kimliğiyle yüzleşememiş ve dolayısıyla bu durumu ailesine henüz açıklayamamış olan Joe, ‘mücadele bilinci’nden uzakta, gönüllü bir aktivist olarak yer alıyor bu topluluğun içinde. Dolayısıyla eylem hayatına topluluğun fotografçısı olarak başlıyor.

LGSM üyeleri, buluşma yeri olarak küçük bir kitapçıyı seçen ve toplantı kararlarını bu merkezde yürüten toy bir oluşum gibi görünse de, kısa süre içerisinde dahil oldukları güruhun gür sesi olarak büyük başarılara imza atacaktır. Bu küçük kitapçı, yalnızca eşcinsellere yönelik kitaplar satan ve -filmdeki espriyle- tüm müşterilerinin Walt Whitman kitaplarını sorduğu bir yerdir. Bu açıdan bakıldığında, böylesine naif bir amaca hizmet eden iş yerinin ileride aktivist gençlerin toplantı ve örgütlenme karargâhına dönüşmesi, teoriden pratiğe geçiş eyleminin doğrudan yansıması olarak  okunabilir. Bu geçiş süreci elbette çok zor olacaktır. Grevdeki maden işçileri için büyük bir yardım toplamayı başaran gençler, bu bağışlarını verebilecek bir sendika bulamazlar. Yardımın kaynağını öğrenen her sendika, bu maddi yardımı kabul edemeyeceklerini daha en başından belirtir. Nihayet Galler’de bir maden ocağının olduğunu öğrenir ve karşılarına çıkabilecek her türlü zorluğun farkında olarak buraya gitmeye karar verirler. Hikâyenin bundan sonrası önyargıların kırıldığı, karşılıklı anlayışın sağlanabildiği, ortak bir paydanın mümkün olduğu ihtimali üzerine kurulmuş.  Kasabada kaldıkları kısa süre zarfında bütün olumsuzluklara ve tehditlere rağmen, oradaki insanların yerleşik değerlerini sorgulayacak, çözümler üretecek, tükenmez enerjilerini, sonsuz neşelerini kasabanın asık suratlı insanlarına iletecek ve böylelikle herkesi büyük bir dönüşümün içerisine sürükleyeceklerdir. Erkek hegemonyasının hüküm sürdüğü bu muhafazakâr kasaba, gencinden yaşlısına varana değin ölçüsüz bir nefret ve temelsiz bilgilerle kuşatılmış kötücül bir toplum olmaktan çıkıp, kendi gibi olmayanı anlayabilen, ona saygı duyabilen ve haksızlığa karşı omuz omuza durabilmeyi, erdemli bir birey olmanın teminatı olarak gören bilinçli bir kalabalık haline gelecektir. Dahası, maddi yardımlardan ziyade, bir arada olmanın verdiği maneviyat duygusunu tadacak ve birlik olmanın gücünü hep birlikte keşfedeceklerdir. Böylesi bir yapılanma sayesinde, esas tehlikeyi yani gerçek düşmanı fark edebilecek ve tek yumruk olmanın gururuyla sömürüye, zorbaya yani devlete karşı durabilmeyi öğreneceklerdir. İşte bu oluşum, yazının başlarında belirtildiği gibi, birbirinden destek alarak ilerleyen ve bu sayede daha güçlü, pozitif, üretken bir yaşam alanı oluşturabilen topluluğa örnek sayılabilir.

Bu kırılmaların en etkilisini yaşayanlardan biri de topluluğun fotografçısı, Joe olacaktır. Grubun icraatlerini belgeleyen bir fotografçı, sıradan bir üye olmak artık ona yetmeyeceği için, kendi dönüşümünü gerçekleştirecek ve kabuğunu çatlatıp yeryüzüne ilk adımını atan bir canlı gibi LGSM’nin, dolayısıyla içinde bulunduğu bu ‘yeni’ dünyanın aktif bir neferi haline gelecektir. Joe’yu hapseden bu kabuk, elbette ki kimliğinin farkına varabilmesine fırsat vermeyen ailesidir. Joe’nun mücadeleci bir aktivist olmasında, ailesiyle yaşadığı çatışma etkili olmuştur diyebiliriz. İşte kendiyle savaşmış, ailesiyle çatışmış olan bu birey, var oluşunun farkına varmış, içinde bulunduğu toplumla ve devletle de böylelikle yüzleşmiştir. LGSM’nin, maden sendikacılarıyla birlikte sürdürdüğü bu haklı direniş, yaklaşık bir yıl boyunca devam edecektir. Direnişin sonucunda büyük bir gelişme sağlanamasa da, devletin azınlığa karşı olan dayatması frenlenmiş ve halkın tabanını oluşturan bu kemik yapının, otoriteye ve yerleşik düzene karşı büyük bir tehdit olduğu büyük ölçüde anlaşılmıştır.

LGSM hikayesinin filmle ve gerçek hayatla paralel olarak ilerlediğini göz önünde tutarak, yaşanmış bu olayların geçerliğini günümüzde de koruduğunu, sadece isim/şehir/ülke bazında farklılık gösterdiğini rahatlıkla ifade edebiliriz. Elbette filmin belki de belkemiğini oluşturan ‘yaftayı sahiplenme’ meselesini önemli bir erdem sayan düşünceyi burada belirtmekte fayda var. LGSM üyeleri tüm bu girişimlerinin ve mücadelelerinin ertesinde kendilerine söylenen ‘sapık’, ya da orijinal dilindeki karşılığıyla ‘pervert’ damgasıyla küçük bir duruma düşürülmek istenmiştir. Bu ifadeyi reddetmektense ona sahip çıkarak yaşamayı daha erdemli saymışlar ve kendilerini artık ‘pervert’ olarak tanıtmaya başlamışlardır. Bu durumun, Gezi Direnişi sırasında, dönemin başbakanının halkına karşı kullandığı ‘çapulcu’ ifadesiyle büyük bir benzerlik taşıdığını ve çapulcuların da tıpkı ‘pervert’lar gibi bu ‘yafta’yı sahiplenip gayet erdemli bir davranış ortaya koyduğunu ayrıca belirtmekte fayda var.

Demek ki madencilerle eşcinsellerin birlikte hareket edebildiği bir dünya bu. Her şeyin mümkün olduğu. Onur oldukça mücadelenin, mücadele oldukça onurun var olduğu.

 

g

 

*Bu yazı Kaos GL dergisinin Ocak-Şubat 2016 tarihli 146. sayısında yayımlandı.

Yazarın Yolculuğu ya da Basit Bir Es*

CarmVc0WcAATJOZ

James Wood ‘Kurmaca Nasıl İşler?’ kitabının önsözünde, kurmacanın hem yapma hem de gerçek olduğunu ve bu iki olasılığın bir arada bulunmasının hiç de zor bir şey olmadığını belirtirken, aslında gerçeklik ve kurmaca kavramlarının birbiri içerisinde kaynaştığından ve bu kavramların çoğu kez aynı paralelde ilerlediğinden söz eder. Metin içerisindeki sahicilik duygusunu güçlendiren bu bakış, okurun hayâl dünyasında belirsiz bir gerçekliğe dönüşür ki, bu da edebiyat eserinin en temel ödevidir diyebiliriz. Yazarlar ‘hikâye’ anlatma konusunda her ne kadar bir izlek belirlese de, kendilerini çizdikleri sınırın dışına çıkarmaktan ve bu büyülü gerçekliğin perdesini indirmekten bir türlü alıkoyamazlar. Yazarının da serüvene dahil olduğu bu metinler, kurmacanın karmaşık işleyişine yerinde bir örnek. İşte, ustalıkla örülen bu kurmacalarda metnin düğümü sayılabilecek güçlü bir soru veya düşük bir ihtimal saklıdır çoğu kez.

Bir kış sabahı uzak bir ülkenin taşra istasyonundan trene binen yolcu, belli belirsizce selam verip karşısındaki koltuğa oturduğu kişinin, birazdan okuyacağı kitabın yazarı olduğunu bilseydi olaylar nasıl gelişirdi?

‘Basit Bir Es’ böylesi bir fikirden hareketle çıkıyor yola. Issız bir coğrafyanın ortasında, güneyden kuzeye ağır ağır tırmanmakta olan eski bir trenin içerisinde farklı ülkelerden iki insanın yolu bir kitap aracılığıyla nasıl kesişebilir? İlk bakışta gerçekleşmesi zor görünen bu tesadüf, kurmacanın ‘sahici’ gücüyle olağan bir karşılaşmanın ortasına bırakıyor okuru. Basit Bir Es’in ön deyişinde, Italo Calvino’nun ‘Kitaplarımdan Birini Nasıl Yazdım’da yer alan “kitabın içindeki okur buradaki okur olduğunu iddia etmekte, buradaki kitap kitabın içindeki kitap olmayı istemekte” cümlesi yer alıyor. Bu alıntıdan da anlaşılacağı gibi Enis Batur, Italo Calvino’dan ve onun bitmemiş öykülerine yer verdiği ‘Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’ adlı kitabından hareketle yazıyor Basit Bir Es’i. Hatta bu ön bilgiye dayanarak, kitabın ‘basit bir esin’le ortaya çıktığını da düşünebiliriz.

YAZARIN İFŞÂSI

Basit Bir Es’in anlatıcı-yazarı, karşısında oturan yolcunun birazdan okumaya koyulacağı kitabı görür görmez büyük bir şaşkınlık yaşıyor elbette. Hikâye, bu andan itibaren yazarın kendini tanıtıp tanıtmayacağı ihtimali üzerinden ilerliyor. Masum bir sezgiyle okurun, karşısındaki yazarı hemence tanıyacağını ya da yazarın kendisini bir şekilde okura tanıtıp kendi kitabı üzerinden bir konuşma ortamı sağlayacağını düşünürken, Enis Batur farklı bir bakış açısı sunarak anlatıcı-yazarını susmaya davet ediyor. Ve bu suskunluk boyunca karşısındaki okurun kim olduğunu, kim olabileceğini düşünüyor, düşündürüyor.

Yazarların kitaplarını nerede, ne şekilde, nasıl bir duyguyla ya da hangi araç gereçleri kullanarak yazdığı şüphesiz ki okurların merak ettiği konulardan biri. Peki ya okurlar bir kitabı nasıl okur, onların zihninde hangi düşünceler dolaşır ve okudukları satırlarlardan keyif alıp almadıkları nasıl anlaşılır? Bu ve benzeri soruları aslında yazarların da düşündüklerini, her ne kadar yazarken bir okur modelini hayâl etmeseler de bu konuyu içten içe merak ettiklerini büyük bir samimiyetle itiraf ediyor yazar. Tren taşra kasabasında yavaşça ilerlemeye devam ederken, dikkatlerimizi okurun –dolayısıyla kendimizin- üzerinde yoğunlaştırmayı sürdürüyor Enis Batur ve karşısına oturan okuru net bir biçimde betimlemese de kendi okurunun nasıl biri olabileceğini düşünüyor bu sırada. Sonuçta elinde bir ‘okur kataloğu’ olmadığını da belirterek gizemli okurlarının kimler olduğunu hayâl etmeye başlıyor. Belki yirmili yaşlarında, açık kumral, gür sakallı ve hafif tütün kokan bir genç; belki orta yaşlı, mavi gözlü kalın kaşlı, varlıklıca bir ailenin tek erkek evlâdı, belki de bembeyaz örgülü saçları olan yaşlı bir kadın… Hayâli okurunun fizyolojisine dair tahminlerde bulunduktan sonra, bu defa karşısındaki yolcu-okurun hareketlerini izlemeye koyuluyor. Ya kitaptan başını kaldırır da camdan dışarıyı izlemeye koyulursa, ya yaklaşan bir istasyondan apar topar inerse, gibi olasılıkları düşünürek telaşa kapılıyor ve artık kendini ifşâ etmenin eşiğine geliyor. Yazarın gergin bekleyişinden tümüyle habersiz olan okur, büyük bir dikkatle okumakta olduğu kitaba kaptırmıştır oysa kendini. Okurun uzun süren sessizliği bu defa yazarın düşünce dünyasını anlayabilmemiz için iyi bir fırsat sunuyor bize.

OKURUN DOKUNDUĞU YAZAR

Anlatıcı-yazarın öteki yazarlar veya kitaplarla kurduğu ilişkileri, gençliğinde bazı yaşıtları gibi akademinin bir üyesi olma yolunu neden seçmediğini ve henüz yolun başındayken yazamama kaygısı taşıdığını da bu süre zarfında öğreniyoruz. Dolayısıyla bu gergin bekleyiş bizleri yazarın zihnindeki çatlaklardan içeri sızmaya ve farklı bir yolculuk deneyimi yaşamaya davet ediyor. Bu durumu kitap içinde kitap alıntısından hareketle ‘yolculuk içinde yolculuk’ olarak da düşünebiliriz. Yolculuk süresince okurunun kendisini tanımadığını artık kabul eden yazar, ‘Başkalarını bilemem, ben kitabın ne önünde ne arkasında yazarın yüzü karşıma çıksın, okuyacağım metinle arama bir varlık olarak girsin istemem’ diyerek aynı gerekçenin okur tarafında da haklılık payı olduğunu belirtiyor. Bu gerekçesini ifade ederken, belki de böyle düşünmesine neden olan bir konuyu, o ‘ulaşılmaz yazar’ imgesini irdelemeye başlıyor böylece. “Senin kuşağın, yetişme çağında ‘büyük’lerinden gördüğü, etkileri altında kaldığı bir erişilmezlik efsanesinin ağına yakalanmıştı. Fotoğraf çektirmeyi bile yadsımış öncülerinize imreniyordunuz. Okurun dokunduğu yazar değerli, sahih, kalıcı biri olamazdı.” Tam da bu sırada karşısındaki okura doğru eğilip ‘ben okuduğunuz kitabın yazarıyım’ demeyi düşünüyor ve fakat okurunun “öyle mi?” demekle yetinmesi ve mesafeli bir gülümsemenin ardından diyaloğu söndürmesi ihtimalini de işe katarak bu fikrinden hemence vazgeçiyor yazar. Kendini kovuğundan dışarı çıkaramayan gizemli yazarın böyle hazin bir sahne yaşamak istememesinin temelinde, o ‘ulaşılmaz’lığın yazarda yarattığı tahribat etkili olmuştur diyebiliriz.

Peki bu yolculuk daha ne kadar sürecektir? Tren usulca ilerlemeye devam ederken okurun inmemekte kararlı olduğunu gören anlatıcı-yazar artık pes ediyor ve cebinden not defterini çıkarıp birkaç satır yazmaya koyuluyor. Italo Calvino’nun ‘Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’ kitabında gerçekleştirdiği ve başlangıçla sonun bir anda yer değiştirdiği kurgusuna belki de bir ithaf olarak, kırk sözcükten oluşan bir paragraf karalıyor yazar ve bu kısa yazıyı bitirir bitirmez trenden iniyor. Doludizgin yağan yağmurun altında, iliklerine dek ıslandığını umursamadan bilmediği o şehrin merkezine doğru ağır ağır ilerliyor. Ve kitap sonun başlangıcıyla açılıyor:

“Eğer, bir kış sabahı, trenin biriki dakikalığına durduğu uzak bir ülkenin taşra istasyonundan binen tek yolcu karşındaki boş koltuğa oturur ve çantasından senin yıllar önce yazdığın bir kitabı çıkarıp okumaya koyulursa, şaşırma: Bu sahne başka bir yazar tarafından senin için yazılmıştı.”

*Bu yazı, Arka Kapak dergisinin Şubat 2016 tarihli 5. sayısında yayımlandı.

Marcovaldo ya da Bir Karakter Yaratmamak*

calvinokapak

Kurmaca metinler dahil olmak üzere yapıtlarını siyasi, polisiye veya tarihi eserler üzerinden oluşturan çoğu yazar, her şeyden önce güçlü bir karakter yaratmanın hayali ve çabası içindedir. Edebiyatta gerçekliği göstermenin türlü yolları olsa da, sanat eserlerinin büyük çoğunda ete kemiğe bürünmüş bir karakteri okumak veya seyretmek, onların duygu ve düşüncelerini öğrenmek, bu büyülü dünyanın kapılarını açmak hatta zorlamak için en etkili yöntemlerden biridir şüphesiz. Tarihte iz bırakan, belki de ‘klâsik’ mertebesine oturtulan her eserde böylesi bir karakterin varlığı açıkça hissedilir.

Bu yönteme, özellikle savaş sonrasında ortaya çıkan ve şekillenen dünya edebiyatının neredeyse tüm verimlerinde sıkça rastlarız. Jaroslav Hašek, Saraybosna Suikastı ve devamında meydana gelen 1. Dünya Savaşı’nın gölgesinde geçen Aslan Asker Şvayk adlı eserinde; Puşkin ve Turgenyev gibi yazarlar da Rus Çarlığı’nın devrilmesi ve Bolşevik Devrimi’yle yeniden şekillenen Gerçekçi Dönem Rus Edebiyatı içerisinde karakter odaklı yapıtlar ortaya koyarak duygusal ve düşüncel anlamda güçlü bir roman dili kurmayı başarmışlardı. Özellikle Sovyetler Birliği’nin kuruluş sürecinde Kazakların yaşadığı zorlu hayatları Gregor ve Aksinya karakterleri arasındaki aşk üzerinden anlattığı Ve Durgun Akardı Don adlı ünlü eserinde Şolohov da bu yöntem dahilinde ilerler.

2. Dünya Savaşı başladığında askere gitmeyi reddedip partizanlarla birlikte Almanlara karşı savaşan Italo Calvino da ilk romanı Örümceklerin Yuvalandığı Patika’da savaşın kirli yüzünü bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştu, ama bir farkla: Kahramansız bir hikâye anlatmak koşuluyla. Örümceklerin Yuvalandığı Patika’da, Pin adlı bir çocuğun gözünden savaşın acımasızlığını, iki yüzlülüğünü ve buna bağlı olarak toplumların inançlarını, ahlâki değerlerini sert bir biçimde ele alıyordu Calvino. Sosyalist bir karakter yaratmanın derdine düşmeden, ortada ve tarafsız kalarak savaşın tüm korkunçluğunu açık bir yüreklilikle aktarmayı seçmişti. Italo Calvino kitabın 1964’teki yeni baskısının önsözüne şunları yazıyor: “Eşzamanlı olarak iki cephede savaşmak; hem Direniş’i eleştirenlere, hem de kutsallaştırılmış, kusurlarından arındırılmış bir Direniş’i savunanlara meydan okumak istiyordum. Öyleyse, ben de size, içinde hiç kimsenin kahraman olmadığı, hiç kimsenin sınıf bilincinden haberli olmadığı bir partizan öyküsü yazacağım. ‘En alttakiler’in, lümpen proletaryanın dünyasını anlatacağım! Ve bu, bütün yapıtların en olumlusu, en devrimcisi olacak! Zaten kahraman olan kişiden, zaten sınıf bilinci olan kişiden bize ne! Anlatılması gereken, oraya varış sürecidir! Bilincin berisinde tek bir birey kaldığı sürece, bizim görevimiz onunla, yalnızca onunla ilgilenmek olacaktır!” Stanislavski’nin ünlü kitabı Bir Karakter Yaratmak’a gönderme yaparak, Italo Calvino’nun Bir Karakter Yaratmamak üzerinde durduğunu ifade edebiliriz burada.

İlk romanından sonra -sosyalist kimliğini elbette yitirmeksizin- yazmaya, düşünmeye, üretmeye ara vermiyor Calvino. Örümceklerin Yuvalandığı Patika’yı çok genç bir yaşta yazmasına rağmen, sonraki yapıtlarında farklı hikâyelerle birlikte bambaşka dilsel ve biçimsel arayışların içerisine girerek büyük bir dönüşüme doğru yol alıyor. Özellikle Görünmez Kentler ve Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu kitapları,  ahenkli anlatımı ve muzip kurgusuyla Calvino’nun geniş bir okur kitlesi yaratmasında etkili oluyor. 1963’te yayımladığı Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler’i, romancı Calvino’nun aynı zamanda iyi bir öykücü olduğunu kanıtlayan ustalık dönemi eseri olarak yorumlayabiliriz. Tematik anlamda bütünlük oluşturan ve yirmi öykünün yer aldığı Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler, yazarın bir karakter yaratmamak çizgisinde ilerlediğini işaret eden bir eser olmasıyla da önemli. Her bir öykünün üst başlığında farklı bir mevsimin yer alması, kitabın kendi döngüsü içerisinde tutarlı bir anlatım dili kurmasına destek veriyor. Dört mevsimin beş kez tekrarlanmasıyla, farklı iklim özelliklerinin insan ve doğa üzerindeki etkilerini açıkça hissedebiliyoruz burada.

Italo Calvino Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler’de ilkin yoksul bir İtalyan ailesiyle tanıştırıyor bizi. Bir Sbav firmasında vasıfsız işçi olarak çalışan Marcovaldo, şişman ve aksi karısı Domitilla; ve her biri ötekinden huysuz ve yaramaz olan çocukları Paolino, Filipetto, Isolina, Michelino, Pietruccio ve Teresa.  Tüm bu isimler elbette gerçek bir ‘karakter’den hayli uzak. Öykülerin tamamı bu ailenin küçük çaresizlikleri, asla dahil olamayacakları öteki yaşamlara olan hayranlıkları ve yaşadıkları yoksul hayatın zorlukları etrafında şekilleniyor. Marcovaldo ise bu öykülerde olaylara bakışındaki naiflik ve sadelikle yer alıyor.

Yaşamın küçük ayrıntılarına büyük bir merakla yaklaşan Marcovaldo, yaşadığı zorluklara karşı aldığı basit önlemler ve tüm bu zorluklara dar bir açıdan bakmasıyla öykülerin temel meselesini özetliyor da diyebiliriz.

Kitabın aynı zamanda ilk öyküsü olan ve Bahar üst başlığıyla açılan Mantarlar Kentte adlı öyküde Marcovaldo’yu şu şekilde tanıtıyor yazar: “Bu Marcovaldo’nun gözleri kent yaşamına az yatkındı; ilanlar, trafik ışıkları, vitrinler, ışıklı tabelalar, yazılar, dikkat çekmek için tasarlanmış olsalar da, sanki bir çölün kumlarını tarayan gözlerine hiç takılmazlardı. Buna karşılık, bir dalda sararan yaprak, bir kiremitten sarkan kuş tüyü gözünden hiç kaçmazdı; bir atın sırtındaki sineği, bir masada böceklerin açtığı deliği, bir kaldırımda ezilmiş incir kabuğunu görmediği; mevsim değişikliklerini, içindeki özlemleri, yaşamındaki yoksunlukları duyumsadığında kafa yormadığı olmazdı hiç.”

Calvino’nun henüz ilk öyküde Marcovaldo için kurduğu bu iki cümleye bakarak  karakterden öte bir tipleme yaratmasındaki amacını ve niyetini de anlamış oluyoruz. Kendini bütünüyle doğanın akışına bırakan sıradan biridir Marcovaldo. Sabahları fabrikaya gitmeden önce ağaçlık yollardan yürür, canı sıkıldığı zaman gecenin bir yarısı yürüyüşe çıkar, işten ve ailesinden arda kalan tüm zamanını sürekli doğada geçirir.

Marcovaldo’nun gösterişsiz yaşamı karşısında bir engeldir oysa doğa. Tabii kitapta betimlenen doğa, insanlar tarafından kuşatılmış, istilâ edilmiş ve büyük bir kıyımın eşiğine sürüklenmiştir. Bu anlamda insanın doğaya olan zoraki müdahalesini, Marcovaldo’nun karşılaştığı en büyük mücadele olarak düşünebiliriz. Hızla kirletilen dünyaya karşı doğal kalmayı tercih eden, buna özlem duyan Marcovaldo, bütün savaşını bu basit heves uğruna gerçekleştirir. Ormanlık alanların reklam panolarıyla kirletildiğini, ağaç diplerinde biten mantarların artık zehir taşıdığını bu öykülerle birlikte iyice anlamış oluyoruz. Marcovaldo kent kalabalığının dışında yaşamaya alışmış, taşıt görültülerinin ve klakson seslerinin uzağında kalmayı başarmış; sonuçta basit sevinçler ve küçük mutluluklarla hayatın düğümünü çözmeyi becerebilmiştir nihayetinde. Gerçek kirliliğin, dışarıda, ‘doğal olmayan’da saklandığını bilecek kadar hem de.

Calvino ne diyordu karakterler için, hatırlayalım: “Zaten kahraman olan kişiden, zaten sınıf bilinci olan kişiden bize ne!”

Karakter olan kahraman olan, baskın olan demekse; her şeyin ortasında ve merkezinde yer almak demekse, ayrıntıları silmek ve gerçekliğe tek bir pencereden bakmak demekse gerçekten de kahraman olan kişiden bize ne!

*Bu yazı, Peyniraltı Edebiyatı dergisinin Şubat 2016 tarihli 33. sayısında yayımlandı.

Öykünün içindeki şiir*

k.ü

“Roman dilinde sözcüklerin gerçekliği taşıma gücüne verilen önem, öykü dilinde de geçerlidir, daha da çoğuyla: Sözcükler, nesneleri taşıdıkları anlamın ötesini de dışavurma gizilgücünü sürekli canlı tutarlar. Verilmiş anlamın ötesini düşündüren sözcüklerle örülmeye başlanmışsa öykü, şiirle iç içe geçen bir dokudan söz edilebilir demek ki.”

Semih Gümüş “Öykü Dili” adlı yazısında ifade ettiği bu görüşüyle sözcüklerin birincil anlamlarının ötesine taşarak başka bir gerçekliğe ulaşmasının ne kadar zor ve önemli olduğuna dikkat çekiyor. Sözcükleri etkili bir yazı dili kurabilmenin ön koşulu olarak düşünürsek dille kurulan ve çoğunlukla dile yaslanan öykü türünün sözcüklerle olan bağını da büyük ölçüde anlamış oluruz. Öykünün genel hatlarıyla sınırlı bir zaman dâhilinde ve anlık durumlardan hareketle kurulduğunu göz önüne aldığımızda “verilmiş anlamın ötesini düşündürme” vurgusu daha bir netlik kazanır. Dolayısıyla öykünün şiirle iç içe geçen bir doku oluşturabilmesindeki temel izlek, her iki türün sözcükleri ele alma ve yorumlama biçimleriyle ortaya çıkar diyebiliriz.

Berna Durmaz; Tepedeki Kadın (2011), Bir Hal Var Sende (2012) ve Bir Fasit Daire (2013) kitaplarının ardından şimdi de Karayel Üşümesi’yle çıkıyor karşımıza. Berna Durmaz’ı öncelikle sözcük seçiminde hayli titiz davranan ve az sözcükle yoğun bir edebiyat dili oluşturmayı başarabilen öykücüler arasında göstermek mümkün. Yazar, öykü yazmaya genç yaşlarda başlamış olsa da bu öyküleri bir kitapta toplamak için uzun bir süre beklemiş. Öykülerinde yer alan berrak ve yalın anlatımına baktığımızda Durmaz’ın, uzun süren bekleyişini bir gecikme olarak değil, ustalığa evrilen bir yolu büyük bir sabırla kat etme çabası olarak yorumlayabiliriz.

BİRBİRİNE YAKIN KONULAR

Edebi metinler içerisinde hacimsel bütünlüğü esas alarak bir sınıflandırma yapmak çok doğru olmasa da sözcük sayısının anlam yoğunluğuyla ters orantılı olduğu bilinen bir gerçek. Çok çağrışımlı imgeler veya verilmiş anlamın ötesini düşündüren sözcüklerle örülmüş türleri içten dışa doğru haiku, şiir, öykü, novella ve roman şeklinde sıralarsak Berna Durmaz’ın şiir ve öykü arasında durduğunu, bu iki türün olanaklarından bir hayli faydalandığını rahatlıkla belirtebiliriz.

Karayel Üşümesi, bu benzetmeyi haklı çıkaracak örneklerle dolu.

Özellikle “Sünger Gibi Delikli” adlı öyküsünün giriş bölümünde yer alan satırlar, yazarın şiirle iç içe geçen öykü dokusunu açıklıkla işaret ediyor: “Erimiş kurşundu dileği, içinden döktü kalıbına, söyledi. Olmadı, mırıldanmaya başladı usuldan. Giderek bir söyleşiydi tutturduğu ağaçla. Dertleşme, ki karnında kırtıklı, sivri uçlu taş gibi, yuvarlanmış oradan oraya yıllardır dert. Gelip kalbine dayanmış sonunda. Verdiği söz, ilmek olup geçmiş boynuna. Gün günden sıkışıyor düğüm. Devinmeye, kendi eliyle boynuna doladığı ipi gevşetmeye mecâli kalmamış Avaz’ın.”

Karayel Üşümesi, genel itibariyle yakın konular etrafında şekillense de kitabın aynı zamanda açılış öyküsü de olan “Çor”, olay ve karakter gelişimine daha yakın durduğu için öteki öykülerden sıyrılıyor. Öyküde, evli bir çiftin hayatına mecburen giren Zahide adlı kadın, yaşadığı sorunlara bu çifti de dahil ederek büyük bir felaketin doğmasına sebep oluyor. Özellikle takip eden olayların akışındaki düzen, karakterler arasındaki duygu devinimleri ve hikâye içerisindeki hareketlilikle öne çıkan “Çor”, küçük hayatların yaşadığı pişmanlıkları ve çöküşleri büyük bir gerçeklikle göstermesi bakımından önemli. İyi niyetli ve yardımsever olarak tanıdığımız bir insanın gittikçe değişen duygu dünyasını izlerken kendimizle de bir hesaplaşma içerisine giriyor ve uzakmış gibi görünen tüm olasılıklarla tanışma fırsatı yakalıyoruz.

MODERN ÖYKÜ BİÇİMİ

Berna Durmaz’ın öykü dilinde kurduğu yalın ve yoğun biçimsel tarzı, öykü bütünündeki tema seçiminde de karşımıza çıkıyor. Karayel Üşümesi, karakterlerin duygu dünyasını veya yaşantısını doğrudan işaret etmektense basit ve anlık bir durumdan yola çıkarak genel bir izlenim edinmeye davet ediyor okuru. Zaten öykülerde yer alan kişiler de duygu ve düşüncelerini monolog veya betimlemeler üzerinden iletiyor.

Benzer hayatların konu edindiği öykülerin çoğunda kararsız, pişman ve sessiz kalmayı tercih eden karakterler var. Berna Durmaz öykücülüğünün genel itibariyle arı bir dil yaratma çabası üzerine kurulu olduğunu göz önünde tutarsak öykülerde yer alan hayatların etraflıca çizilmediğini, ete kemiğe bürünmüş karakterlerin ortaya çıkmadığını ve dolayısıyla bu karakterlerin derinleş(e)mediğini fark ederiz. Tabii bu durumu öykünün kusuru gibi göstermek yerine, yazarın özellikle tercih ettiği bir yöntem olduğunu belirtmek daha isabetli olur. Bu anlamda belirli bir olay etrafında ilerleyen klâsik öykü tekniği yerine, durumlar ve kavramlar üzerinden ilerleyen modern öykü biçimine daha yakın duruyor Berna Durmaz öyküleri.

Sonuç olarak Karayel Üşümesi; çalışkan bir sözcük ve anlam ustasının kaleminden çıkan çok katmanlı öykülerle dolu. Sözcüklerin eğilip büküldüğü, ortaya yepyeni şekiller çıkardığı görselliğe tanıklık etmek için iyi bir şans Berna Durmaz’ın öyküleri.

 

Berna Durmaz/ Karayel Üşümesi/ Can Yayınları/ 96 s.

*Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki’nin 28 Ocak 2016 tarihli 1354. sayısında yayımlandı.

Gerçeğin rüyası*

o vakıt

 

Yaşanmış veya gözlenmiş hayatların izlerini sürerek bambaşka bir dünya yaratmak, şüphesiz ki özgün bir edebiyat dili oluşturabilmenin önkoşullarından. Yazarın kendi hayatından yola çıkarak ortaya koyduğu yapıtlarda yaşamın gerçekliğine dokunan ayrıntılar keşfetmemiz, bu yaklaşıma iyi bir örnek sayılabilir. Sahici bir metin üretmenin türlü yolları olsa da kişisel deneyimlerden damıtılarak ortaya konmuş eserler, okur üzerinde daha güçlü ve çarpıcı bir etki bırakır. Dolayısıyla edebiyattaki yetkin eserlerin büyük çoğu, yaşamı ve yazdıkları arasında büyük benzerlikler taşıyan yazarların kaleminden çıkmıştır da diyebiliriz. Yazının gücü yaşamak ve görmek yetileri etrafında şekillendiğine göre, kurmacanın gücü de bu iki kavramın kesişimi veya uzantısı şeklinde ilerler. Jean Genet’yi, Oscar Wilde’ı, Yaşar Kemal’i veya William S. Burroughs’u başka türlü açıklamak mümkün olmazdı herhalde. Bu durumu yazarın, yazmaya bildiği konudan başlaması şeklinde de özetleyebiliriz.

Edebiyatımızın en verimli yazarlarından olan ve hemen her yıla bir kitap sığdıran Cemil Kavukçu da iyi bildiği konuları kaleme alan yazarlar arasında. Başından beri umutsuz aşkları, taşra hayatının yalnızlığını ve oradaki sıradan hayatları keskin bir gözlem gücüyle anlatan Cemil Kavukçu, yeni öykü toplamı O Vakıt Son Mimoza’da da yine küçük bir yerleşim yerine, kitaptaki açık adresle Bursa-Karacabey Karayolu’nun 35. Kilometresinde, Apolyont Gölü’ne bakan bir tepeye kurulu İkizce köyüne götürüyor okurunu. Küçük yerlerdeki küçük hayatları ve bu hayatlardan sızan büyük boşlukları ustalıkla ifade eden Kavukçu, İkizce’de yine benzer bir hayatla tanıştırıyor bizi. Aslında köy ve kent arasında bir anlamda mahsur kalmış karakterlerini bize tanıtırken mekânların ıssızlığıyla karakterin çaresizliğini bütünleştiriyor ve ortaya hüzünlü bir hayat fotografı çıkarıyor da diyebiliriz.

Tıpkı bir önceki kitabı Üstü Kalsın’da yaptığı gibi birkaç öykünün iç içe geçtiği ve aynı hikâyeyi çeşitli bakış açılarıyla kurduğu anlatım tarzını O Vakıt Son Mimoza’da da uyguluyor yazar. Bütünsel açıdan birbirine bağlı olan ‘O Vakıt’, ‘Fidan’ ve ‘Dörtgen’ ismindeki bu üç öykünün hacimsel olarak da kitabın neredeyse yarısını kapladığını belirtelim. Dolayısıyla öykülerdeki bu ortak temayı göz önüne alarak ilk üç öykünün kitabın temel izleğini ve esas meselesini de ortaya çıkardığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Öyküde yer alan olayları çeşitlendirerek anlatıma derinlik kazandıran bu yazım biçimi, köşede kalmış ayrıntıları yeri geldikçe hatırlatması ve büyük resme etraflıca bakabilmemize fırsat vermesiyle de önemli.

O Vakıt Son Mimoza’da anlatılan ve bir dostluk hikâyesi başlığıyla özetleyebileceğimiz bu hayatlar, yazarın belki de en hüzünlü öyküleri olarak çıkıyor karşımıza. Öykülerdeki karakterlerin birbirleriyle olan ilişkilerine tanıklık ettikçe öykülerin bütününde yer alan yalnızlık duygusu gittikçe derinleşip yerini daha büyük bir duyguya, umutsuzluğa bırakıveriyor. Karakterlerin duygu dünyalarındaki bu büyük sarsıntıyı tetikleyen unsurların başında yaşadıkları coğrafyanın ıssızlığı geliyor şüphesiz. Yaşamın akışına dâhil olamayan başka yalnızlar gibi onlar da yabancı bir kasabada, yani hayatın merkezinden çok uzakta yaşıyor. Cemil Kavukçu’nun önceki öykülerinde de sıkça karşılaştığımız bu coğrafyayı, yazarın doğup büyüdüğü İnegöl’den hareketle betimlediğini düşünebiliriz. Cemil Kavukçu öykülerini okuduğumuzda doğduğu toprakları, o toprakların insanlarını ve hikâyelerini iyi tanıyan, bu durumu içselleştirip kendi öykü evreninde yeniden ortaya koyan yazarın dünyasını daha iyi anlayabiliyoruz böylece.

İç içe geçen bu öykülerdeki umutsuzluk duygusunu pekiştiren bir diğer etmen de karakterlerin birbirleriyle iletişim halinde olduğu mekânlarda gizli.

Aynı sınıfsal statüdeki insanları sebepsizce bir araya getiren Mimoza Meyhanesi, kasabalıların sıkıntılarını ve yaşam karşısındaki çaresizliklerini anlayabilmemiz açısından önemli bir mekân. ‘O Vakıt’ adlı ilk öyküde karakterlerin tamamına aynı mekânda, Mimoza Meyhanesi’nde rastlıyor ve onlar hakkında genel bir izlenim ediniyoruz. Burada iki baskın karakter olarak  Rasim Bey ve Sabri Bey’i tanıtıyor bize yazar. Öykünün aynı zamanda anlatıcısı olan ressam Rasim Bey, içki içecek parası kalmadığında, önündeki peçetelere meyhanenin diğer müdavimlerinin portrelerini çiziyor ve karşılığında ücretsiz içki alıyor. Sabri Bey’se ötekiler gibi olmayan, maddi durumunun iyi olduğu her halinden anlaşılan ve içki içtiği süre boyunca kendi kendine konuşup hikâyeler anlatan biri. Tuhaf bir olayın ertesinde bu iki karakterin yakınlaşmasına ve araya ölüm girinceye kadar dost kalmalarına tanıklık ediyoruz. Burada, alkolik olan Rasim Bey’in yaşama tutunma mücadelesi, öykünün düğüm noktasını belirliyor. Yaşama tutunma ve ölümü karşılama biçimleriyle hayata farklı bir bakış sunan bu iki dostun hikâyesi, O Vakıt Son Mimoza’nın en hüzünlü hikâyesi olarak çıkıyor karşımıza.

UZAK BİR ADA HİKÂYESİ

O Vakıt Son Mimoza’da, yazarın hüzünlerle örülü öykülerinin dışında birçok hayal kahramanının aynı gemide bulunduğu ve fantastik bir macera içinde geçen, düş ile gerçeğin zaman zaman karıştığı, iç içe geçtiği öyküler de yer alıyor elbette. Sıradan insanların yaşamlarından kesitler sunan Kavukçu, Düşkaçıran’da yaptığı gibi mekân ve zaman algısının yer değiştirdiği, birbirinde kaybolduğu ve başka zamanların öyküleriyle her an macera dolu serüvenlere yelken açabileceğinin sinyallerini veriyor okura. “Nasıl Olsa Gideceksin” adlı öyküde yer alan rüya sahnesi,  çizgi romanlardaki büyülü dünyayı büyük bir gerçeklikle bize sunması bakımından buna güzel bir örnek. Öyküde yer alan karakter, yalnızca rüyasında gördüğü bir adaya gitmek üzere yola çıkıyor ve kısa bir süre sonra kendine yol arkadaşları ediniyor. İsminin sonradan Cemil Kavukçu olduğunu öğreneceğimiz bu karakter, Aleksi Zorba’ya, Yeşilçam’ın usta aktörlerinden Faik Coşkun’a, Red Kit’e, Hikmet Benol’a ve Raskolnikov’a kadar türlü isimle karşılaşıyor ve her defasında adaya varmak üzereyken uyanıyor. Bu sahneyi okurların kitaplarla kurduğu gizemli ilişkiye benzetirsek edebiyatın sihirli gücünü düş ile gerçeğin birlikteliğinden aldığını da kabul etmiş oluruz.

Zaten edebiyat dediğimiz şey de gerçeğin rüyasından başka nedir ki?

 

Fantastik ve hüzünlü öykülerin kol kola ilerlediği O Vakıt Son Mimoza’yı Cemil Kavukçu’nun öykü evreninde önemli bir durak veya geçiş noktası olarak yorumlamak mümkün. Yazarın bundan sonraki yol haritasını kestirebilmek ve atılacağı serüvenlere önceden tanıklık etmek için de iyi bir fırsat belki.

 

Cemil Kavukçu/ O Vakıt Son Mimoza/ Can Yayınları/ 96 s.

*Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki’nin 24 Aralık 2015 tarihli 1349. sayısında yayımlandı.

 

Eşcinsel Edebiyatta Tür ve Tema Ayrımı*

page_escinsel-edebiyatta-tur-ve-tema-ayrimi_041628972

 

 

Sanat verimleri içerisinde çeşitli sınıflandırmalar yapmak, her şeyden önce sanat bilgisinin tarihsel yolculuğunu ortaya koymak için gerekli bir çaba sayılabilir. Birbirleriyle ortak temas halinde olan sanat eserlerinin gerek sanat takipçileri gerekse sanat tarihçileri tarafından türlere ayrılmasının temel gerekçelerinden biri, yeni yapılanmalara alan açmak ve belirgin bir üslup anlayışını tüm hatlarıyla ortaya çıkarabilmektir. Söz konusu edebiyat olduğu zaman bu sınıfsal merak daha da farklılık gösterir.

Edebiyatı, en kaba hatlarıyla “Dünya Edebiyatı” ve “Yerli Edebiyat” gibi iki başlık altında toplamak, dil farklılıklarının ortaya çıkardığı zorlukları en aza indirebilmek için yapılmış iyi niyetli bir ayrım olarak düşünülebilir. Bu iki genel başlığı doğru bir merkez kabul edip “Yerli Edebiyat” çizgisi üzerinden ilerlersek, karşımıza çok daha farklı arayışlar ve türler çıkacaktır. Özellikle dil devriminden sonra yerli edebiyat eserlerinde farklı arayışların, farklı biçimsel denemelerin olduğunu açıkça görebiliriz. Etkili bir dil ve yeni bir ses oluşturabilme kaygısı taşıyan yazarlar, Batılı anlamda eserler üretebilmenin heyecanı ve tutkusuyla böyle bir çaba içerisine girmişlerdi. İşte yerli edebiyatımız içerisindeki ilk sınıflandırma da bu dönemlere denk düşer. Kimi edebiyat eleştirmenleri benzer konulara değinen yazarları bazı akımların içerisinde değerlendirmiş ve ortaya türlü türlü başlıkların çıkmasına neden olmuşlardı. Genel hatlarıyla benzerlikler bulunsa da bu edebiyat verimlerinin güçlü bir akım geleneği oluşturduğunu ifade edemeyiz elbette. Çünkü böylesi bir akımdan söz edebilmek için öncelikle süreklilik gerekir. Özgün ve modern eserler üreten her yazarı bir akımın temsilcisi olarak göstermekle, her şeyden önce edebiyatımızın onlarca akımla sürüklendiğini kabul etmiş oluruz. Güçlü bir edebiyat akımının tam anlamıyla ortaya çıkamamasının gerekçesi olarak tür ve tema kavramları arasındaki belirsizliği ifade edebiliriz burada.

Edebiyata dâhil

Günümüzde sıkça tartışılan eşcinsel edebiyatı, bu belirsizliği işaret etmek için yerinde bir örnek sayılabilir. Öncelikle bu edebiyatın tanımını yapmak gerek. Böyle bir edebiyat var oldu mu? Tür ve tema arasındaki ayrımı yapmadan, bu şekilde bir genellemenin içerisinde bulunmak son derece temelsiz olur. Edebiyatı klasik anlamda tarihsel süreçlerine göre ayırmak belki bir yöntem sayılabilir, fakat ‘eşcinsel edebiyatı’ gibi bir sınıflandırma yapmak, bu şekilde bir ayrımın içine sürüklenmek oldukça iddialı bir yaklaşım. Kimi eserler tematik olarak benzerlik gösterebilir, bu kaçınılmaz. Böylesi bir benzerlikten hareketle yeni bir türün ortaya çıktığını veya yeni bir akımın oluştuğunu söylemekse oldukça güç.

Edebiyatta yer alan eşcinsellik kavramı bu anlamda bir tür değil, temadır. Tür ve tema konusundaki kavram karmaşasını toplumcu-gerçekçi yakıştırması üzerinden inceleyebiliriz. Kimi sanat tarihçileri veya eleştirmenlerine göre edebiyatımızda ‘toplumcu-gerçekçi’ bir tür vardır ve Yaşar Kemal, Nâzım Hikmet, Orhan Kemal, Sabahattin Ali gibi yazarlar da bu akımın sözcüleridir. Oysa bu saydığımız isimler, yazdıkları eserlerde böylesi bir türe ait olmak ve bu türün gereklerini yerine getirebilmek gibi bir çaba içerisine girmemişlerdir. Toplumsal meseleler, siyasi rantlar veya kırsal hayatın zorlukları gibi konular, bir türün varlığını ortaya koymaz. Kaldı ki, tek bir türün içerisine sığdırılmaya çalışılan bu yazarlara baktığımız zaman, her birinin bambaşka eserler ürettiğini rahatlıkla görebiliriz. Bundan dolayı sözünü ettiğimiz yazarların ortak bir türe ait olamadığını kabul etmeliyiz. Evet, Yaşar Kemal de bu konuları eserlerine dâhil etmişti, ama onun yaptığı edebiyata toplumcu-gerçekçi edebiyatı değil, Yaşar Kemal Edebiyatı demek daha yerinde bir tanım olur. Aynı şekilde küçük İskender’in yaptığı edebiyata da ‘eşcinsel edebiyatı’ değil, ‘küçük İskender Edebiyatı’ demek daha tutarlı olacaktır. Bu örnekten hareketle ‘eşcinsel edebiyatı’nın bir tür olmadığı sonucuna varıyoruz.

Peki, edebiyatta yer alan eşcinselliği tümüyle yok saymak mümkün mü? Böyle bir yaklaşım elbette söz konusu olamaz. Hayatın içinde olan her durum edebiyata dâhildir. Eşcinsellik kavramı da bütün doğal akışı içerisinde edebiyatın konusu haline gelebilir. Burada önemli bir ayrım yapmakta fayda var şüphesiz. O da, bir edebiyat eserinin belki de iki türe ait olup olmamasıyla ilintilidir: İyi eser, kötü eser. Ne yazık ki, günümüzde eşcinselliğin konu edildiği kitaplar, ‘eşcinsel edebiyat’a dâhil ediliyor. Oysaki bir eseri nitelikli yapan şey, ele aldığı konulardan öte, o konuların işleniş biçiminde, anlatma yönteminde aranmalıdır. William S. Burroughs eşcinselliği anlattığı için iyi bir yazar değildir. Kitaplarındaki olağanüstü kurguyla, dildeki biçimsel arayışlarla ve geliştirdiği cut-up tekniğiyle zaten yenilikçi bir yazardır Burroughs. Aynı örnekler yerli edebiyatımız için de geçerli. Eşcinselliğin konu edildiği metinlere Bilge Karasu’da, Sait Faik’te, Murathan Mungan’da, Selim İleri’de, Attilâ İlhan’da rastlayabiliriz. Fakat bu yazarları ‘eşcinselliği anlatan yazarlar’ olarak nitelemek son derece yanlış bir yaklaşım. Bu bakış açısı ne yazık ki sanatın diğer dallarında, özellikle sinemada da karşımıza çıkıyor. Dünya genelinde Eşcinsel Filmleri Festivali adı altında etkinliklerin düzenlendiği bilinen bir gerçek. Evet, Pedro Almodóvar eşcinsel temalı filmler çeken bir sinemacıdır, fakat Kötü Eğitim her şeyden önce benzersiz bir sinema şaheseridir. Dolayısıyla gerçek ve nitelikli bir sanat eserinden söz edebilmek için eşcinsel filmleri/kitapları yoktur, eşcinsel temalı filmler/kitaplar vardır diyebiliriz.

Mutlu Bir Hikâye Yok

Tam bu noktada, eşcinselliği konu edindiği halde ‘nitelikli’ olmayan eserlerin, eşcinsel yaşamın olağanlaşması ve toplum tarafından kabul görmesi konusunda bir katkı sağlayıp sağlamadığı sorusu ortaya çıkıyor. Bu soruya olumlu bir yanıt vermek oldukça güç. Açıkçası bu konunun etraflıca düşünülmesi ve toplum tarafından kabul görmesi için hâlihazırda başkaca kaynaklar ve imkânlar mevcut. Sempozyumlar, yazılı bildiriler, konferanslar ve akademik çalışmalar eşcinselliğin ne olduğu ya da ne olmadığı konusunda yeterli bilgi verecektir. Gerçek edebiyatın meselesi bu olmamalıdır. Yine de yerli edebiyatımızda eşcinsellik konusunun fazlaca işlenmediğini belirtmekte fayda var. Bu konunun ‘marjinal’ bir bakışla değerlendirilmesi, eşcinselliğin sıkça ele alınan bir konu olmasını engelliyor elbette. Edebiyatın dışında değerlendirirsek, eşcinsel yaşamın marjinal hayatlarla birlikte anılması bile yanlış bir tutum oysa. Böyle bir varsayımda bulunarak toplumun büyük bir kesimini marjinal olarak niteleriz. Kaldı ki, bilimkurgu romanları bu anlamda daha marjinal bir bakış sağlar okuyucuya. Tabii, yerli edebiyatta eşcinselliği konu edinen ve edebî olarak da nokta atışı sayabileceğimiz eserler mevcut. Murathan Mungan’ın Son Istanbul’u, Bilge Karasu’nun Kılavuz’u, Niyazi Zorlu’nun Hergele Âşıklar’ı, Sibel Torunoğlu’nun Travesti Pinokyo’su, Hülya Serap Doğaner’in Leylâ ile Şirin’i yalnızca birkaç örnek. Özellikle Ahmet Tulgar’ın eserleri, eşcinselliğin yoğun olarak ele alındığı başlıca kitaplar arasında. Hele böyle bir edebiyatın iskeleti, belkemiği, ciğerleri olan bir küçük İskender edebiyatından söz etmemek olmaz.

Eşcinsellik kavramı her ne kadar marjinal bir konu olarak kabul görse de, eşcinselliğin ele alındığı eserlerde büyük bir artışın olduğunu rahatlıkla belirtebiliriz. Böyle bir artışın temelinde baskılar ve önyargılar var şüphesiz ki. Yerli edebiyatımız için konuşursak,  eşcinselliğin anlatıldığı eserlerde mutlu bir hikâye yer almaz çoğu zaman. Bu durum toplumsal baskıların, dayatmacı anlayışın ve tek tip hegemonyasını dikte ettirmeye çalışan sömürgeci bir sistemin sonucudur. Oysa eşcinsel hayat tarzı, çok renkli ve çok inanışlı bir yaşam pratiği sunar. Mutlu çiftlerin, özgürce yaşayan sevgililerin anlatıldığı kitaplar veya filmler yok denecek kadar az. Batılı anlamda yoğun bir eşcinsel edebiyatının bizde olmamasının gerçek sebebi budur. Toplumun bu konuya olan duyarlığı arttıkça, eşcinsel yaşamın edebiyattaki karşılığının tümüyle değişeceğini düşünüyorum. O refah seviyesine ulaşırsak –ki oldukça zor görünüyor buradan- belki böyle bir edebiyat kurma çabasına da gerek kalmayacak. Eşcinselliğin toplum tarafından bütünüyle kabul görmesi, edebiyattaki yerine ve gücüne belki gölge düşürecektir. Ulaşmaya çalıştığımız gerçek refah seviyesi de tam olarak bu değil mi zaten?

 

*Bu yazı 7 Ocak 2016 tarihinde, K24 internet sitesinin ‘LGBTİ Edebiyatı’ kapsamında hazırladığı dosyada yayınlandı.

 

Kendine ait bir ‘kulübe’*

 

9789750727740_front_cover

Yazarların okuma serüvenleri, yazma süreçleri ve öteki yazarlarla kurduğu ilişkiler, diyebiliriz ki okuyucunun ilgisini kimi kez kitaplardan daha fazla çekmiştir. Severek okuduğumuz bir kitaba, başka bir yazarın satırlarında rastlamanın keyfi tarif edilemez. Bu durum bizlere, okurken yalnız olmadığımızı, zaten yazarların da öncelikle bir okur olduğunu, dolayısıyla kitaplar ve yazarlar üzerine düşünmenin de aslında edebiyata dahil olduğunu göstermesi bakımından güzel bir tesadüf.

 

Tom Sawyer’ın Kitap Okuduğu Kulübe, Faruk Duman’ın –çocuk kitaplarını saymazsak- yayımlanan on üçüncü ve öykücü olarak tanıdığımız yazarın, 2010’da yayımladığı ve Memet Fuat Eleştiri-Deneme ödülünü kazanan Adasız Deniz’den sonraki ikinci deneme kitabı. Geçmişe kıyasla son dönem öykü veya roman  yazarlarının deneme türünü pek tercih etmediği açık. Hemen her yazarın okumak ve yazmak üzerine düşündüğünü bilsek de bu düşüncelerin yazı ya da kitap halinde okuyucularla paylaşılmadığını maalesef kabul etmeliyiz. Batılı yazarların tersine Türkiye’deki yazarların bir kısmı, kendi işinin yalnızca yazmak olduğu; anlama ve yorumlama kısmınınsa okuyucunun veya eleştirmenin işi olduğu öngörüsüyle böyle bir çalışma içine girmez belki de. Söz konusu şiirse bu konuda daha kısır olduğumuzu, şairlerin şiir üzerine uzun uzadıya incelemelerde bulunmadığını itiraf etmeliyiz. Dolayısıyla Tom Sawyer’ın Kitap Okuduğu Kulübe, yazın dünyasına bir yazarın perspektifinden bakabilmemiz ve bu sihirli dünyayı yazarla birlikte keşfedebilmemiz açısından önemli bir kaynak sunuyor bizlere.

 

Tom Sawyer’ın Kitap Okuduğu Kulübe’yi, öncelikle, meraklı bir okurun not defteri gibi okumak mümkün. Kitap kronolojik bir düzende ilerlemese de yazarın etkilendiği kitaplar ve öteki yazarlar hakkında düşüncelerini okurken edebiyatın yazarlar üzerindeki izlerini ve bu izlerin okuyucudaki yansımalarını rahatlıkla görebiliyoruz. Bu ‘defter’, kişisel notların dışında yazarın yaşamından parçalar sunması dolayısıyla da zengin bir okuma deneyimi sağlıyor okuruna. “Çocukluk Çağı” ve “İlk Okumalar ” başlıklı denemelerinde,  yazarın ağaçlar içinde küçük bir mahallede büyüdüğünü, günlerini Jules Verne, Mark Twain okuyarak geçirdiğini ve kendisini bütünüyle hayal kahramanlarının dünyasına kaptırdığını öğreniyoruz. Faruk Duman’ın öykü veya romanlarında karşılaştığımız o masalsı dünya yazarın çocukluk günlerinde içinde bulunduğu dünyanın bir yansımasıdır. Daha o yaşlarda Tom Sawyer gibi yaşamak istediğini, kendisine bir ağaç ev inşa edip tüm gününü burada kitap okuyarak geçirdiğini söylüyor yazar. Kars’ta geçirdiği çocukluk günlerinde mahalle arkadaşlarıyla birbirlerine anlattıkları korku dolu masallar, şehrin efsanelerle dolu yapayalnız zamanları, yazarın kitaplarında yarattığı o gizemli ve büyülü atmosferin çıkış noktasını anlayabilmemiz açısından önemli ipuçları veriyor bize.

YAZARIN UMUTSUZLUĞU

Yazarlığının yanı sıra aynı zamanda Can Yayınları’nda editör olarak çalışan Faruk Duman, Sarnıç Atölye kapsamında öykü atölyeleri de düzenleyen, yani bu anlamda edebiyatın tam ortasında yer alan bir isim. Dolayısıyla edebiyat notları tuttuğu bu defterinde, yaratıcı yazı konusundaki fikirlerini de belirtmeden geçmiyor. Yaratıcı Yazarlık adlı yazısında, Amerika’da Creative Writing olarak bilinen bu sistemin, ‘hayatı roman’ olan desperate housewives için icat edilmiş şahane bir buluş olduğunu söylüyor. Bu sistem, yazara göre, çoksatan kitaplar üretmenin kısa yollarını öğretmekten öteye gidemeyen kısır bir kavram. Kaldı ki yaratıcılığın doğuştan geldiğini ve bu nedenle yazarlık konusunda yaratıcılığın çok da zorlanmaması gerektiğini savunuyor. Türkiye’de de gittikçe büyüyen, hatta kurumsallaşma yolunda hızla ilerleyen bu sistemin içinden biri olarak düşüncelerini dürüstçe ifade ediyor yazar. Ona göre böylesi bir kurumdan umut beklememek daha doğru. Şöyle bağlıyor düşüncelerini: “Yaratıcı talihsizdir çünkü, hiç, hem de hiç umudu yoktur onun.” Yazar adayları dışında okurlar için de birkaç öneride bulunuyor Duman. Okuduklarımız bizler için ne ifade eder, bir kitabı niçin okuruz veya okumanın anlamı nedir gibi sorular üzerinde durduğu “Okumak” adlı denemesinde de bu insani arzunun ömür boyu sürecek bir tedirginlik olduğunu ve iyi edebiyatın, meyvesini çoğu kez sakladığını belirterek bu gibi soruların zamanla karşılık bulacağını söylüyor.

YAŞAMI GÖZLEMEK

Tom Sawyer’ın Kitap Okuduğu Kulübe, okuma ve yazmak dışında, çağımızın yazarları ve eserleri hakkında da çeşitli bakışlar sunuyor bize. Yaşar Kemal, Firuzan, Ferit Edgü, Erdal Öz, Bilge Karasu bu örneklerden yalnızca birkaçı. Özellikle Sait Faik öyküsünden hareketle yazdığı ve öyküyle aynı ismi taşıyan “Bulamayan” başlıklı denemesinde, kısıtlı hayatımızın dışına çıkabilmekten, etrafımızda olup bitenlerin üzerimizdeki etkisinden ve burada yazarın ödevinin ne olması gerektiğinden söz ediyor yazar. Örneğin Sait Faik’in neden adasından hiç dışarı çıkmadığını ve bu kısıtlı hayatında yarattığı karakterlerin gözlem veya kurgu sonucunda mı şekillendiğini de düşündürüyor bize. Aynı sokakta rastladığı insanların birer öykü malzemesi mi yoksa hayatın bir parçası mı olduğu konusundaki fikrini ise şöyle özetliyor: “Yaşamı gözlemekle onu yağmalamak aynı şey değildir. Ve zaten yağmadan da iyi mal çıkmaz.”

 

Faruk Duman, Tom Sawyer’ın Kitap Okuduğu Kulübe’de edebiyat dünyasının dev labirenti içerisinde dolaşmak isteyenler için tuzaksız bir yol sunuyor okura. Edebiyat labirentinde kalmak, her çıkışta yeniden kaybolmak isteyenler için sihirli bir anahtar Faruk Duman’ın kaleminden çıkan denemeler.

 

Tom Sawyer’ın Kitap Okuduğu Kulübe/ Faruk Duman/ Can Yayınları/ 160 s.

 

*Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki’nin 26 Kasım 2015 tarihli 1345. sayısında yayımlandı.

‘Tehlikeli’ konular*

zzzz

Yalçın Tosun, ilk kitabı Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler dâhil olmak üzere başından beri benzer hayatlar yaşayan karakterlerin karmaşık ilişkilerini anlatarak onları ‘öteki’ kalıbına sıkıştırmaktan kurtardı ve böylece insana ait olan tüm duyguların temelde aynı paydada yer aldığını vurguladı. Yazarın öykü evreninde önemli ölçüde yer eden bu ilişkiler her ne kadar uzağında olmadığımız bir dünyanın izlerini taşısa da bizler, kurmacanın içinde üstlendiğimiz etken ve edilgen roller sonucunda meselenin dışına çıkabiliyor ve bu durumu içselleştirme gereği duymadan da kavrayabiliyoruz. Beklentilerin dışında gerçekleşen her sonuç için bir ‘neden sunma’ endişesi duymamız, toplumsal olarak en büyük refleksimiz belki de. Farklı fikirlerin, farklı hislerin ve farklı tercihlerin neticesinde bir neden sunulması, böyle bir ihtiyacın hissedilmesi, oysaki çoğulcu kitlenin azınlığa dayattığı bir şartlanma beklentisidir. Yazarın kitap ismi için uygun gördüğü Bir Nedene Sunuldum ifadesi, bu anlamda edilgen azınlığın, etken çoğunluğa karşı bir cevabı olarak da okunabilir.

Bir Nedene Sunuldum’da yer alan yirmi öykünün neredeyse tamamında gizli cinsellik dürtüsünün insan psikolojisi üzerindeki etkileri konu ediliyor. Erotizmin karşı konulamaz gücüyle hareket eden karakterler, bu dürtünün tetiklediği davranışlar sonucunda yalnızlığa bağlı çaresizlik, sevgisizlik ve dışa dönük bir yaşamla karşılaşıyor. Tabii burada sözü edilen erotizmi öykü bütününde değerlendirdiğimizde, karakterlerin yaşadığı açmazlar daha net anlaşılıyor. Yalçın Tosun öykülerinde yalnızlığı, duygu karmaşasını, bireyler arası veya aile içi iletişimsizlik meselesini irdelerken erotizmi aslında bir dekor olarak gösteriyor okuyucusuna. Kitabın en güçlü öykülerinden biri olan Bir Berber Hikâyesi, baba-oğul arasında yaşanan gerilimli ilişkiyi yine cinsel dürtüler vurgusuyla anlatması açısından iyi bir örnek. Bu öyküde, geçirdiği bir trafik kazası sonucunda belini inciten ve tahta bir zemin üzerinde yatmak zorunda kalan babanın, küçük tuvaletini mecburen su bidonuna yaptığını ve bu bidonu temizleme işini de çocuğun üstlendiğini okuyoruz. Bu kapalı etkileşim, öyküde baba ve oğlu arasındaki en doğrudan ilişki biçimi olarak göze çarpıyor. Çocuğun anlatıcı olarak yer aldığı öyküde, babanın tuvaletini yaparken ve pis su bidonunu oğluna temizletirken aldığı gizli haz ve tatmin duygusunu, ilişkilerindeki tehlikenin bir parçası olarak görmek mümkün. İlerleyen sayfada yer alan berber sahnesiyse öykünün kırılma noktası. Babasının isteğiyle saçlarını üç numara kestirmek üzere berbere giden çocuk, berberin tıraş esnasında ona karşı duyduğu yakınlık veya belli belirsiz tacizle bambaşka hislerin içine sürüklenir. Yanağının okşanması, başka biri tarafından ‘güzel’ bulunması; çocuğun algısında yer etmiş baba ve otorite kavramlarını bir kez daha sorgulamasına sebep oluyor. Üstelik berber saç kesimindeki tercihini, ona daha çok yakışacağını düşünerek “alabros”tan yana kullanınca, çocuğun kafasındaki kırılmaz baba figürü ansızın yıkılıveriyor. Çocuk bu durumun kesin ayrımına varamamış olsa da berberin buradaki tavrı, çocuğun algısına dayatmacı ve aynılaştıran otorite düzenini sarsmaya yönelik bir hamle olarak sızmıştır diyebiliriz.

EROTİZM YA DA VAR OLUŞ MESELESİ

Öykülerin neredeyse bütününe yayılan erotizm dalgası, bazen psikolojik bir rahatsızlığa, bazen nedensiz pişmanlıklara bazense kimlik bunalımının yol açtığı var oluş meselesine kadar uzanıyor. Yalçın Tosun, insan doğasının karakteristik özellikleri veya ruhsal çöküntülerini kaleme alırken, erotizmin yaydığı o sihirli güçten hayli faydalanıyor. Öykülerinde bıçak sırtı hayatları ve onların çıplak yansımalarını anlatırken, ortaya çıkan dünyanın sertliğini erotizm dekoruyla yumuşatıyor da diyebiliriz. Kitabın bir başka güçlü öyküsü olan “Tarazlı”da, içinde bulunduğu ortama uyum sağlayamayan bir bireyin resmi çiziliyor. Henüz ergenlik dönemlerinde olan bir grup öğrenci kendi aralarında, okullarının beden eğitimi öğretmeni hakkında konuşurlar. Konuşmanın ana maddesi, hâl ve hareketleriyle garip davranışlarda bulunan beden eğitimi öğretmeni, Sâhi Bey’dir. Delikanlılar öykü boyunca Sâhi Bey’in çoğu öğrenciyi taciz ettiğini, zaten bakışlarının ve yürüyüşünün normal olmadığını, ki isminin bile bir tuhaf olduğunu belirtirler. O toplulukta sessiz kalan ve fikrini belli etmeyen tek öğrenci vardır, Eren. Suskun kalmasının en büyük gerekçesi sesindeki o rahatsız edici tarazdır. Arkadaşlarının aksine henüz ergenlik dönemine ulaşamamış bir çocuk olarak konuşmaya dahil olmaz Eren. Oysa onun da anlatacak hikâyesi vardır. Sâhi Bey’in bir gün öğrenci tuvaletine girdiğini, Eren’i yalnız bulduğunu, yanındaki pisuvara yöneldiğini ve Eren’i belli belirsizce süzdüğünü henüz kimseye açıklamamıştır. Ancak sessizliğini bozmaya karar verir. Tüm dikkatleri üzerinde toplamak istercesine ve sesindeki taraza aldırmadan, Sâhi Bey’in kendisini tuvalette sıkıştırdığını, ona zorla aletini gösterdiğini ve bir yandan da dudaklarını yaladığını söyler. Bilinç altından sızan yasaklı duygularını henüz keşfedemediği kimliğinin bir belirtisi olarak ortaya sermiş, bu sayede dışlandığı ortamın gözdesi olmayı başararak kendini diğerleri gibi var edebilmiştir.

Bir Nedene Sunuldum’da yaşadığımız, görmezden geldiğimiz ama varlığını inkâr edemeyeceğimiz hayatları, gerçeğin bütün renkleriyle açıkça ortaya seriyor Yalçın Tosun.

Konuşmaktan korktuğumuz konular, oysa konuşunca daha tehlikeli.

Bir Nedene Sunuldum/ Yalçın Tosun/ Yapı Kredi Yayınları/ 136 s.

*Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki’nin 12 Kasım 2015 tarihli 1343. sayısında yayımlandı.

Polis beni öldürecek*

2

Gezi’çin

Bu sabah evden çıkmayı unuttum yatağım çok üzgün

Rüyasında kişneyen bir fındık kabuğuymuş kedim

Buzdolabını açtım karanfil reçeli çürük şeftali bir kadeh molotof kokteyli

Babam sağ olsaydı da bu günleri görmezdi diyor kedim

Çerçevedeki gri resimde annem ben abim babam ve kedim

Hüzünlü bir yanardağ ağzı gibi açılmış annemin gözleri

Bu dünyaya bir takla daha atmak istemiyor kedimin ağzındaki güvercin

Akşam eve dönmeyi unuttum sokağımızdaki viyadüğü taşlamışlar

Biraz portakal aldım manavdan biraz pırasa bir kutu tombala

Dayımın parkasını giymiştim sırtımda günlerden sanırım haziran

Çığ gibi korkunç bir kartopu patlayacak ansızın aklımda

Az sonra haberler başlayacak ve birazdan paytak bir belgesel

Geç kalırsam esnaf arkadaşlar beni de fırçalayacak

Sokak tenhaydı derim ceplerimi boşaltırım sarı sulu limonlar

Evet eve dönmesem iyi olacak çünkü babamın köpüklü banyo saati

Geceleyin evi ateşe vermeyi unuttum abim çok uysal bu aralar

Görseniz bahçemizdeki nar ağacına tırmanıyor annem mutluluktan

Bugün hava güzel sevgilimi yürüyüşe çıkaracağım meydanlarda

Belki bayat balık salatası yeriz buz gibi birer ayran içeriz yanında

Sevgilimin koca ellerini göz altına alıyor şu çılgın kalabalıklar

Az sonra haberler başlayacak ve birazdan illegal bir çocuk

Hava güneşli ama gözlerimizi yaşartıyor korkmaz ve cömert arkadaşlar

Eve dönmesem iyi olacak annemin şimdi ağır obez ilaç saatleri

Bu sabah kendimi asmayı unuttum arka bahçedeki çamaşırlığa

Abime telgraf çektim vazgeçtim babamın kızı olmaktan

Kedimin yün kazağını giymiştim sanırım mevsimlerden pazar

Sokaktan uçarak çıkacağım ve yüreğimdeki eşsiz enkaz

Kâlben incinmiş bir soytarıyım herkese hayırsız bir üvey evlat

Şimdi çıkmam gerekiyor birazdan başlayacak haberler ve bomba

Sevgilimin bıyıklarını çekiştirmişler yolun ortasında bebekler

Bugün hava güzel kedimi alışverişe çıkaracağım ıssız bir ormanda

Az daha hatırlıyordum evin yolunu hepten sıfırlasam şahane olacak

Belki otobanda dolaşır kola içerim mısır yerim aylak aylak

Olay büyüdü ama birazdan dağılacak mahallemizdeki amcalar

*Bu şiir, Akatalpa dergisinin Ekim 2015 tarihli 190. Sayısında yayımlandı.

Bir yaratığın akıl almaz ahlaksız maceraları*

iskender-kitap

küçük İskender’in ilk baskısı Armoni Yayıncılık’tan (Mayıs 1992) ve tekrar basımları Parantez Yayınları’ndan çıkan “Dedem Beni Korkuttu Hikayeleri” adlı kitabı, on üç yıllık aradan sonra çeşitli eklemeler ve düzeltmeler neticesinde “Bir Yaratığın Akıl Akmaz Ahlaksız Maceraları”na dönüşerek Sel Yayıncılık (Nisan 2015) etiketiyle satışa sunuldu. ‘Dedem Beni Korkuttu Hikayeleri’nde yer alan otuz şiir/metin, ‘Bir Yaratığın Akıl Almaz Ahlaksız Maceraları’nda çoğalarak elliye ulaşıyor.

“Bir Yaratığın Akıl Almaz Ahlaksız Maceraları”, şairin otuz yıla ulaşan şiir serüveni içerisinde hangi kanallarda yol aldığını, hangi damarlardan beslendiğini ve şiirine kattığı yenilikleri anlayabilmemiz açısından önemli bir toplam. Aradan geçen on üç yıllık süreçte biriken şiirlerin ve metinlerin bir kısmı her ne kadar çeşitli dergilerde yer aldıysa da, ‘bütün’ olarak ilk defa bu kitapta bir araya geliyor.

Zaman içerisinde farklı duraklara uğrayıp farklı yüklerle yoluna devam eden tüm bu ‘özgür metin’lere bakarak, küçük İskender şiirinin bütünüyle sokak’tan çıktığını ve daima sokak’tan nefes aldığını rahatlıkla ifade edebiliriz. Bu uzun yolculuğun ana güzergâhı olan sokak, bir yaşam alanı olmasından da öte, tastamam bir yaşam biçimi/yaşam görüşüne denk düşüyor. Kitabın ilk şiiri ‘Sokak Bir Kimbilir Oyun’da bunun izlerine rastlamak mümkün. Yerleşik aile düzenine, otoriteye ve devletin baskıcı yönetimine karşı yükselen bir çığlıktır bu şiir. Ucuz şarap içerek parklarda uyuyan, süpermarketten konserve çalıp arabaların tamponlarını söken, örgüt planları yapan, polis öldüren; evde oturup televizyon seyretmektense kendilerini bir serüvenin ortasına atan, bütün gün Allen Ginsberg ve Nietzsche okuyan iki sokak çocuğunun maceraları etrafında gelişen bu şiir, ‘hayalî’ bir dünya ile içinde bulunduğumuz kirli gerçekliğin çok net bir özetidir. Örneğin; “mastürbasyon yapıyoruz./ spermlerimizi mercedes’lerin ön camlarına sürüyoruz” dizelerindeki burjuva nefreti, “namaza duran anneanneme, çıkartıp gösterdiğim çük./ kızkardeşime sevişme pozisyonları öğretişim.” dizelerindeki din tabusu ve ‘öğretilmiş cinsellik algısı’yla birleşince ortaya gerçek bir sokak resmi çıkıyor. Bu yoz kültürün daha ne kadar süreceğine ise şiirin son dizelerinde açıklık getiriyor şair: “bu sonsuza dek sürecek./ biliyorum. biz kravat takıncaya kadar./ devlet devrilinceye kadar./ kimbilir belki bir oyun./ ebe, öldürülünceye kadar.”

Sokağın resmi dili yoktur. Bayrağı, ulusal marşı, parlamentosu yoktur. Dolayısıyla ‘sokak’ kavramını gündelik hayattaki karşılığına ek olarak “belirli bir zümrenin, milliyetin ya da ideolojinin hüküm sürmediği kozmopolit ve bütünüyle özerk bir alan” dahilinde düşünürsek, küçük İskender’in oldukça özgün, özgür ve çok renkli şiir evrenini de büyük ölçüde anlamış oluruz. Çünkü sokakta her rengi görebilmeniz, her sesi işitebilmeniz mümkündür. Kimi kez klakson sesleri gitar seslerine, yağmur sesleri martı seslerine, orgazm sesleri yoğurtçu seslerine karışır. Bu anlamda “Bir Yaratığın Akıl Almaz Ahlaksız Maceraları” da patolojiden anarşizme, travmadan şizofreniye, mizahtan aşka kadar sayısız konu başlığının kendine yer bulduğu çok ruhlu, çok eşli bir organizma gibidir. Kitapta yer alan ve ilk kez Notos dergisinin Ağustos-Eylül 2011 tarihli 29. Sayısında yayımlanan “Beş” adlı öyküde, aklını sayılarla bozmuş bir şizofreni hastasının esrarengiz günlüğüne tanıklık ederiz. Her cümlenin beş kelimeden oluştuğu bu ‘zor’ öyküde kimi kez bir manastırda, kimi kez cehennemde bir müzede, kimi kez de bir anakondanın içinde yaşadığını düşünen ve bu sonsuz düşüncelerinin ertesinde sebepsizce ölen bir akıl hastası anlatılır. “Beş diye bir sözcük duymadım. Geometride şekillerin dört köşesi vardır. Dördü aşınca ismi çokgenlere katılır. Dört, dengenin mimarıdır çünkü aslında. Beşinci olan en baştan dışlanmıştır.” Çoğunluğun dengesini bozduğu için dışlanan bu bireyin ‘ölüm’ü ardındaki sır, günlüğüne yazmış olduğu şu satırlarda pekalâ çözülebilir: “Bu sonsuz uyumsuz karanlıkta siyahtım. Evet, ben de siyahtan yanaydım artık. Çünkü karardıkça onlara benzemeye başlamıştım. Aralarına kolayca sığınıyor ve kayboluyordum. Işıksızlık benim evrenimde gurur kaynağıydı.”

20151104_104133

ALIŞIN, HER YERDEYİZ!

“Bir Yaratığın Akıl Almaz Ahlaksız Maceraları”nda elbette dışlananların, dışarıda kalanların anlatıldığı daha birçok şiir ve metin yer alıyor. Bana kalırsa kitabın en öne çıkan şiiri ‘karidesler’.

‘Bireylikler’ dergisinin ‘Queer Kavramı’ odağında hazırladığı Temmuz-Ağustos 2012 tarihli 45. Sayısında yayımlanan karidesler, çarpıcı imgelerle örülü çok kuvvetli bir şiir. Karidesler, tüm denizlerde görülebilen ve bu özelliğiyle diğer su hayvanları arasında özel bir konuma sahip olan canlılardır. Varlığını inkâr edemeyeceğiniz, dolayısıyla her yerde karşınıza çıkabilecek olan bu canlılar, şiir bütününde büyük bir çöplükte ve büyük bir zulmün ortasında betimleniyor.

“yüzen bir sürü karides var. çok başlı, hindistan cevizli karidesler.

hepsi de zulüm görmüş.

çöpe atılmış. çöpe atılmış insanlar gibi geveze ve girişken.”

Karideslerin dünyası, yani doğal ortamları, onlardan olmayanlara göre büyük bir çöplük! Ve ne ilginçtir ki onların dünyasına izinsizce dahil olan insanoğlu, bu ‘tecavüz’den büyük bir korku duyuyor:

“denize çıplak giren çocuklar bu çöplükten fazla korkuyor.”

Biraz derine inildiğindeyse, bu korkunun kaynağı daha net anlaşılabiliyor oysa.

“içine kapanık istiridyeler de söz konusu dipte./ aralarında sosyalizmi tartışıyorlar./ herkes bütün elementleri doyasıya tartışabilir./ herkes bütün tavizleri, evhamları tartışabilir./ dönmedolaplara dönmelerin binmesinin yasak olduğu çöplük.”

Bütünden ayrı olmanın, bütün bütüne farklı olmanın taşıdığı izler, kitabın diğer şiir ve metinlerine de sinmiş durumda. Yine ilk kez Notos dergisinin Şubat-Mart 2015 tarihli 50. Sayısında yayımlanan “Su veya Ruhi” adlı öyküde, diğerlerinden ayrılarak bambaşka bir düşün peşine sürüklenen yağmur damlasının şiirsel ve masalsı hikâyesini okuruz. ‘Küçük ortalı bir şehrin tenha sokaklarından birine’ düşen yağmur damlasının, hemen yakınında yer  alan su birikintisiyle yaptığı konuşma, bütüne dahil olmanın veya olamamanın hüznünü çok iyi ifade ediyor.

“Yağmur damlası bir oğlan çocuğu gibi savruk ve isyankâr, seslendi birikintiye:

-Yolculuk nereye?

Birikinti ürperdiğinden mi, telaştan mı bilinmez, hafifçe titredi ilkin; ardından yanıtladı damlayı:

-Bir göl olmak istiyordum, ama kaderim buymuş, dedi.

-Gölle konuşmuştum, dedi damla, onun da derdi deniz olmak.

-Denizin emeli de okyanus olmak aslında, bizim sorunumuz hep aynı, dedi su birikintisi.

-Birinin bu çoğalma, artma hırsına son vermesi gerektiğini düşünüyorum. Örneğin bir okyanus kaç damladır, sayabilene aşk olsun. Hem nereye varabilir ki büyümek, içinde bir şey değişmiyorsa?”

Buharlaşmaktan korktuğu için su birikintisine dahil olmayı düşünen damla, birkaç adım ilerlese de birikintiye ulaşamaz. Su birikintisinin tebessümle söylediği cümle, ayrı olmanın hüznünü, başkası olamamanın verdiği eksik duyguyu çok açıkça özetliyor:

-Ne göl, ne deniz, ne okyanus, dedi, hatta nehir bile değil, bir gözyaşı damlası olabilseydin, her yere gidebilirdin. Gözyaşı her yere gider küçük kardeşim.

 

*

“Bir Yaratığın Akıl Almaz Ahlaksız Maceraları” dışarıda kalanların, zulüm görenlerin, başkası olmayı göze alamayanların; insan olmak, insan kalmak ya da insanlıktan çıkmak üçgeni içinde sıkışanların kitabıdır.

“Bir Yaratığın Akıl Almaz Ahlaksız Maceraları”, ‘aslolan yolun sonu değil, kendisidir’ diyenlerin, tam bağımsız bir hayat dileyenlerin kitabıdır!

Bir Yaratığın Akıl Almaz Ahlaksız Maceraları/ küçük İskender/ Sel Yayıncılık/ 181 s.

*Bu yazı, Varlık dergisinin Ekim 2015 tarihli 1297. Sayısında yayımlandı.