Başka romanlar*

xxxxx

Sanat disiplinleri arasında yalnızca sanatçının söz sahibi olmadığı nadir türlerdendir edebiyat. Yazar ve okur ilişkisi, şüphesiz ki diğer verimlerde sıkça karşılaşmadığımız bir durum. Bu ilişki biçimi çoğunlukla tek taraflı sürmez. Yazarın ortaya koyduğu yapıt, bir yerden sonra okurun da dahil olduğu ortak bir yapıt haline gelir. Başka sanat türlerindeki yaratım sürecinde yine benzer bir ilişki olsa da, söz konusu edebiyat olduğu zaman yazar ve okuru arasındaki bu tutkulu alışverişin bir de eleştirmen tarafı vardır. Bir heykeltıraşın yapıtı için aynı şeyi söyleyemeyiz. Dolayısıyla seramik, heykel veya fotografçılık gibi görsel sanatlarda eleştirmen ihtiyacı sık karşılaştığımız bir durum değil. Fakat yazınsal türlerde okuyucunun aşama kaydedebilmesi, nitelikli bir okur seviyesine ulaşabilmesi çoğunlukla eleştirmenlerin başarısıdır.

Türkiye’de özellikle öykü ve roman başta olmak üzere edebiyat eleştirisi anlamında akla gelen ilk isimlerden Semih Gümüş. Uzun yıllardan beri sürdürdüğü edebiyat eleştirmenliğinin yanı sıra, bir döneme damgasını vurmuş Adam Öykü (1995-2005) dergisinin de genel yayın yönetmenliğini yapan Semih Gümüş, sonrasında çıkardığı ve yayın hayatına hâlâ devam eden Notos dergisi ve yine bu dergi bünyesinde kurmuş olduğu Notos Kitap Yayınevi ile bu anlamda edebiyatımızın en üretken isimleri arasında sayılabilir.

GERÇEK VE NİTELİKLİ EDEBİYAT

Yıllara yayılmış eleştiri yazılarının yer aldığı onca kitaptan sonra şimdi ilk kez bir romanla karşımıza çıkıyor Gümüş. Ekim 2015 itibariyle Can Yayınları bünyesinden çıkan ‘Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz’ bu açıdan önemli bir kitap.

‘Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz’ -yazarı Semih Gümüş olması dolayısıyla- okuyucular için iki farklı soruyu beraberinde getiriyor. Birinci soru; iyi bir romanın gerekleri üzerinde çokça düşünen ve bunu yazılarında dile getiren bir eleştirmen, bu gerekçelere kendi yazdığı romanda ne kadar sadık kalabilecektir? İkinci –ki benim de kafamda yer eden- soru ise; bu romanı, yazarın önceki işlerinden ayrı tutarak ve sadece bir ilk roman okur gibi mi değerlendirmek gerekir? Aslına bakılırsa, romanı okumaya başladıktan sonra bu iki sorunun da ne derece gereksiz olduğunu, mühim olanın yalnızca edebiyat, gerçek ve nitelikli edebiyat olduğunu düşündüm.

KORKU VE UTANÇ DOLU HATIRALAR

‘Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz’  konusu ve konunun işleniş biçimiyle pek sık karşılaşmadığımız romanlardan. Anlatılan hikâyenin baş karakteri Sinan, yaşadığı (sonradan öğreneceğimiz) sıkıntılarını unutmak ve yeni bir başlangıca sarılmak için, uzun yıllardan beri birlikte yaşadığı eşini, alışkanlıklarını kısaca bütün hayatını geride bırakıp bir sahil kasabasına yerleşmeye karar veriyor. Sıfırdan inşa edeceği yeni hayatında yalnızca kendisi ve yazmakta olduğu romanı vardır artık. Doğanın bütünüyle içinde yer alan bu ıssız kasabada yeni bir yaşam sürmeye karar vermişken, silmeye çalıştığı geçmişin derin izleri Sinan’ın peşini bırakmıyor. Her şeyin normal seyrinde ilerlediğini hissettiğimiz bir noktada, Sinan’ın defalarca göreceği korku dolu kâbuslarına tanıklık ediyor ve bu sayede hapiste insanlık dışı işkencelere maruz kaldığını öğreniyoruz. Tabii bu kısımlarda yer alan işkence sahnelerinin görsel gücü, yazarın karakter için tayin ettiği ve tüm hikâye boyunca da devam eden ‘o’ ve ‘ben’ kişi zamirleri arasındaki yumuşak geçişle sağlanıyor. Üçüncü tekilden dinlediğimiz bir olay, belirsizce, birinci tekilin hikâyesine dönüşüveriyor.

Büyük bir hevesle yazmakta olduğu romanı, gürültüden uzak olan sade yaşamı ve doğanın kalbinde yaptığı sessiz ve uzun yürüyüşleri, Sinan’ın bu korku ve utanç dolu hatırasını silmeye yardımcı olamadığı gibi tüm yaşadıklarını ayrıntılarıyla hatırlamasına sebep oluyor. Kitabın ilerleyen sayfalarında Mina adında bir karakterle tanışıyoruz. Mina da Sinan gibi o kasabada yalnız yaşayan biri. Bu tanışma, bir aşk hikâyesine dönüşünceye kadar Sinan’ın saklı kişiliği ilk defa bu kadar doğrudan ifade ediliyor. Bir kadına karşı duyduğu bağlılık, saplantı, yer yer şiddet ve sahip olma arzusu, diyebiliriz ki Sinan’ın karakterindeki tüm kapıları açmaya yetiyor. Sinan, sıkıntılarından kurtulmaya başlayıp istediği o yeni hayatına kavuşur gibi olunca, beyninin içindeki çatlaklardan mazi yavaş yavaş sızıyor. Tabii hapiste geçirdiği o korku dolu günler, Sinan’ı büyük bir hesaplaşmanın, tarifsiz bir acının eşiğine bırakıyor. Başladığı her işte, dokunduğu her yenilikte ve sarıldığı her güzellikte unutamadığı o günlerin tortuları kalıyor.

111

GEÇMİŞİN KÜLLERİ

Kitabın arka kapağında ‘bir doğa ve aşk romanı’ ibaresi yer alsa da, bütün hikâye boyunca insan benliğinin aslında ne kadar sınırlı ve sıradan olduğu, gelecek hayâlinin geçmişten bağımsız kurulamayacağı ve davranış bozukluklarının yaşanmış kötü tecrübelerle sabit olduğu konu ediliyor. Tıpkı unutmak için yazmanın veya başlamak için bitirmenin bir çözüm olamayacağı gibi. Romanda anlatılan geçmişin batağından kurtulamama hadisesi, beraberinde modern edebiyatımızın sıkça ele almadığı ‘işkence ve korku’ kültürünü de yeniden canlandırıyor. Hapishanelerde uygulanan işkenceler her ne kadar romanın perdesi gibi görünse de geçmişte yaşanmış ve hâlâ yaşanan bu insanlık suçlarını toplum olarak unutmamamız gerektiğinin, ki zaten unutamayacağımızın da altı çiziliyor böylelikle. Buradaki kilit sözcük belki de ‘geri dönüşüm’ olacaktır. Doğaya yapılan tahribatın geri dönüşü olmayacağı, kitabın esas fikirlerinden birisi olarak karşımıza çıkıyor. İnsanın yapısı da, doğanın dengesiyle benzerlik taşıdığına göre, bu dengeyi sarsacak her darbenin geri dönüşü olmayan bir etki yarattığını söyleyebiliriz.

Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz, romanın sonlarına doğru Mina’nın Sinan’a kurduğu bir cümle aslında. Bu kötü günleri atlatırsan konuşacak başka şeyler de buluruz diyor Mina. Utanç ve keder dolu günleri geride bırakıp başka şeyler konuşabilmeye özlem duymanın en saf ifadesi.

Semih Gümüş’ten belki sonra başka romanlar da okuruz…

Kim bilir!

Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz/ Semih Gümüş/ Can Yayınları/ 304 s.

*Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki’nin 22 Ekim 2015 tarihli 1340. Sayısında yayımlandı.

Pastoral fantezi*

ii

Deniz Tarsus; ‘Ozo Ozo Çakta’,  ‘Babam Bir Astronot’ ve ‘Ayrıkotu’ kitaplarının ardından, şimdi de ‘İt Gözü’ adlı öykü kitabıyla edebiyatın bakir topraklarında mistik bir gezintiye çıkarıyor okuyucusunu. ‘İt Gözü’nde, henüz yirmi sekiz yaşında olan genç bir yazar tarafından kaleme alınmış sekiz öykü yer almakta. Kitabın büyüsü, yalnızca ‘genç yazar’ vurgusunda aranmamalı elbette. Her biri ustalıkla kotarılmış bu öyküler, edebiyatımızda eşine sıkça rastlamadığımız bir anlatı geleneğini sunuyor bizlere. ‘İt Gözü’ndeki hikâye çatısı, meseller ve mitolojiler üzerinden kurgulanmış çok boyutlu bir duygu evreninin izlerini taşımakta. Bu çatının en önemli iskeletini, yazarın ‘kır diyalektiği’ni bütün imkânlarıyla ortaya çıkardığı, zorladığı bıçkın dili oluşturuyor. Hikâyelerdeki ‘kır’ hayatı, kentte yaşayanların yabancısı olduğu bir yaşam alanını işaret etmesi bakımından önemli. Kırda geçen hikâyeler, zaten ‘uzak’ görüldüğü için, böyle olayların yaşanması ya da yaşanma ihtimali de epey uzak görünüyor. Dolayısıyla böyle bir mekân tasviri, okuyucunun ilgisini diri tutmaya yetiyor. Üstelik bu ‘uzak’ coğrafyada bir de gizemli ve ‘gerçeküstü’ olaylar yaşanıyorsa, okuyucu hepten dahil oluyor hikâyeye.

Olayların arka plânında her ne kadar ‘uzak bir kır yaşantısı’ yer alıyormuş gibi gözükse de, öykü bütününe bakıldığı zaman kırda yaşanan durumların, metropoldeki meselelerle tümden farklı olmadığı, hatta birbirlerine görünmez iplerle sımsıkı bağlandığı rahatlıkla anlaşılıyor. Bu çelişkinin en açık örneği, kitabın birinci bölümünde yer alan ‘Can Kuşu’ ve ‘Mengü’ adlı öykülerde görülebilir. Kitabın aynı zamanda açılış öyküsü olan ‘Can Kuşu’nda, bir maden dağında çalışan kömür işçilerinin sonu felaketle biten yaşamları konu ediliyor. Öykünün bir yerinde, madende ‘kaçak’ çalıştığını oğluna itiraf eden babanın hüzünlü konuşması yer alır. Madenciliğin sonunun ‘ölüm’ olduğunu bilen ve oğlunun bu mesleği seçmemesi için ona nasihatlerde bulunan babanın, içinde bulunduğu çöküntüyü fark etmiş olması bu mesleğin vahametini açıkça  gösteriyor. ‘Mengü’ adlı öyküde de yine maden işçiliği üzerinden kapitalizmin korkunç gerçekliği sorgulanıyor. Bir gün, olaysız bir kasabaya ‘ziyaret’e gelen adamların, oradaki halkı zaman içinde kandırıp yaşadıkları yeri maden ocaklarına dönüştürmeleri anlatılıyor ‘Mengü’de. Bir sonraki ziyaretlerinde eşlerini ve çocuklarını da kasabaya getiren adamlar, oradaki halkın meslek seçimlerine müdahil olup yaşam biçimlerini de tümüyle değiştirecektir. Adamların eşleri kasabadaki kadınları, adamların çocukları kasabanın çocuklarını yavaşça değiştirecek ve sonunda kapitalizmin dalga dalga yayıldığı her yerde olduğu gibi o olaysız kasabada da büyük felaketler boy gösterecektir.

DOĞA’NIN İZİNDE

Doğa tasvirlerini önde tutan anlatılarda bu durum bir handikap gibi görülse de bazen hikâyelerin tesiri o tasvirlerde saklıdır diyebiliriz. Öykülerin ‘kahramansız’ olması, bu anlamda önemli bir kusur gibi algılanabiliyor. Her öyküde öne çıkan bir hikâye yer alsa da, yazar hikâyelerini ete kemiğe bürünmüş karakterler aracılığıyla dile getirmiyor. O yüzden karakterlerin silik veya noksan olduğu düşünülebilir. Fakat bu durum, yazarın özel tercihi gibi geliyor bana. Öykülerin baş kişisi, aslında doğa’nın kendisidir. Esas meseleyi öykünün dışında tuttuğumuzda, betimlemelerin ve dolayısıyla dilin gücü zaten öyküyü çekip çeviriyor. Dolayısıyla öykülerdeki tek gerçek karakterin ‘doğa’ olduğunu söylemek, sanırım abartı olmayacaktır. Bu karakter bazen toprağı yarıp insanı yutan bir deprem, bazen güçlü bir flaşör gibi çakıyan yıldırım, bazense kalın gövdeli bir çam ağacı olabiliyor. Böyle bakıldığı zaman da tek güçlü karakterin -kırsal veya kent fark etmeksizin- doğa olduğu apaçık anlaşılabiliyor.

Belki de öykülerdeki felaketlerin bir pamuk ipliği gibi bağlandığı doğa, bu anlamda son sözü söyleyen en baskın karakterdir. Çünkü doğanın bozulması dengenin de bozulmasıysa, bu bozgundaki en büyük tahribatı da, ne yazık ki, yine insan görecektir.

İt Gözü/ Deniz Tarsus/ Can Yayınları/ 112 s.

*Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki’nin 1 Ekim 2015 tarihli 1337. Sayısında yayımlandı.

Bir uzun röportaj*

duy

Ahmet Tulgar sanatı, edebiyatı, siyaseti ve aşkı hayatının merkezine alarak yaşayan; dahil olduğu güruhun ve coğrafyanın kavgası, inancı, geleceği için çarpışan, uğraşan, sesini çıkaran ve haklı mücadelesinden asla taviz vermeyen önemli bir isim. Edebiyat ve siyasetin sirayet ettiği tüm öykü, roman, inceleme, deneme/eleştiri türündeki kitaplarında anlattığı olaylar, büyük bir içtenliğin ve gerçekçi bir bakış açısının sonucu olarak çıktı ortaya. Yeni öykü kitabı Duygusal Anatomi’de de yine bu izlek etrafında ilerliyor Tulgar. İnsanı, toplumu, var olma bilincini, aşkı, kısaca bize ait olan her durumu, duyguyu kaleme alarak kendimize ve yaşadığımız dünyaya dair bir hesaplaşmanın içerisine sokuyor okurunu.

Kitapta yer alan on sekiz öyküden dördü, kitap henüz basılmadan önce, yazarın kişisel blog sayfası http://www.ahmettulgar.wordpress.com’da okuyucularla buluşmuştu aslında. Bu nedenle Ahmet Tulgar’ın yakın takipçileri kitabın bir kısmını önceden okuma şansına erişti diyebiliriz.

Prologda da belirtildiği üzere; “Burada değilim. Hikâyelerimdeki olayların geçtiği yerdeyim.” beyanında bulunan yazar, Duygusal Anatomi’deki hikâyelerin kurgu mu yoksa gerçek mi olduğunu düşünmemizin, hatta böyle bir soruyu sormamızın bile gereksizliğini, bizler kitabı henüz okumaya başlamadan önce söylüyor zaten. Ki zaten hikâyelerin gerçek lezzeti de, ancak bu keskin ayrımın pençesine düşmekten kurtulduğunuz zaman ortaya çıkıyor.

MÜHİM OLAN MESELE

Kitapta bahsi geçen olaylar, hepimizin yakından tanık olduğu, etrafındaki insanlardan duyduğu, gördüğü hikâyelerden oluşuyor aslında. Bu açıdan bakıldığı zaman, gerçek veya kurgu ifadelerinin neden gereksiz olduğu daha net anlaşılabilir. Mühim olanın mesele yani olay olduğu her edebiyat metninde, söz oyunlarının, kurgu hilelerinin geçerliği bir yere kadardır.

Kitapta yer alan on sekiz öykünün tamamında da benzer durumlar konu edinilmiş. Darbe döneminden kalan kanlı bıçaklı hatıralar, akıl almaz işkenceler; cinsiyetçi çoğunluğun hegemonyası altında tek tip ve tek fikir emelini benimsemek zorunda bırakılan azınlıklar… Kronolojik bir akış izlenmeksizin ele alınan hikâyelerde hep aynı tema var belki de: Anlaşılamama ya da yanlış anlaşılma trajedisi. Bahsi geçen hikâyelerin bu denli hüzünlü olmasındaki bir önemli gerekçe de Ahmet Tulgar’ın sarmal cümlelerle kurduğu, derinlikli ifadeler ve güçlü çağrışımlarla taçlandırdığı ustalıklı dilinde aranmalıdır. Bir ânın betimini yaparken herhangi bir cümle kurma gayreti içinde başlar da, o cümleyi yazdığı sırada sanki cümlenin sonunu hiç düşünmez, cümleyi nerede bitireceğini kestirmez. Sadece betimler, fikrini uyandırır okuyucuda. Hiç telaşı yokmuş gibi uzar gider cümleler, sözcükler sanki sivrilme kaygısı hiç yokmuş gibi alçaktan ilerler. İşte bu sarmal cümle yapısına yoğun anlamlar yumağı olarak eklenen düşünceler de dahil olunca, okunması, içinden çıkılması hayli zorlaşan metinlerle karşılaşırız. Birinci ağızdan yazılan öykülerin zorluğu kuşkusuz diğerlerine kıyasla daha fazla çünkü bu durumda, bahsi geçen eser otobiyografi değilse eğer, öykülerdeki olayların gerçekliği konusunda yine de bir şüpheye saplanabiliyor okuyucu. Ahmet Tulgar’ın başarılı bir gazeteci olmasının yanı sıra, deneyimli de bir ‘röportör’ olması, bu inandırıcılık konusunun altından başarıyla çıkabilmesine katkı sağlıyor elbette. Bu inandırıcılık bir kez sağlandığı zaman, okuyucu da ister istemez yazarına güveniyor, okuduğu metinleri içselleştirebiliyor ve mevzu edilen konuları anlamak, özümsemek için kendini daha bir odaklıyor yazının temel meselesine.

Ahmet Tulgar’ın ele aldığı konuların başında yalnızlık geliyor. Bireysel veya toplumsal, bedensel veya ruhsal felaketlerin tümünde ortaya çıkan çok katmanlı, çok taraflı bir yalnızlık bu. Kitaptaki öykülerin zemininde yer alan bu duygu durumu, bazen hınçla atılmış bir yumruğa, sinmiş bir bireyin çaresizliğine ya da halkına zulüm yaşatan devlet mekanizmasının toplum ve birey üzerinde oluşturduğu derin tahribata dönüşebiliyor. Kitapta yer alan öykülerden ilerleyecek olursak, yazının başlarında geçen anlaşılamama ya da yanlış anlaşılma trajedisine iyi bir örnek sayılabilmesi açısından “Şenol Yüzbaşı” adlı öyküyü ele alabiliriz. Seksist göndermelere ve militarizm konusunda hassas ve duyarlı tespitlere yer veren “Şenol Yüzbaşı” adlı kısa öyküde çıplaklık vurgusu üzerinden eşitlik fikri irdeleniyor. Askeriye banyosunda geçen bir yıkanma sahnesiyle başlayan hikâyede, iç çamaşırlarıyla banyo yapan askerlerin, çırılçıplak yıkanmakta olan Yüzbaşı Şenol tarafından azar işitmesine tanık oluyoruz. İlk başta normal gibi görünen bu olay, ilerleyen satırlarda da anlaşılacağı gibi asker ile komutanı arasındaki eşitsiz mesafeyi bir şekilde en aza indirgemek fikrini esas alıyor. Üstünlük veya otorite sıfatının, cinsel olanda, yani eril dünyanın güç simgesi saydığı erkek cinsel organında olduğu düşüncesi anlatılıyor burada. Yüksek rütbeli bir askerin, emir komuta zinciri içerisinde hiçbir sebep ve hiçbir şekilde rütbesiz bir askerle muhatap olmayacağı yaygın bir kanıdır çünkü.

KURGU MU GERÇEK Mİ?

Bu bağlamda dikkat çekmek istediğim bir diğer öykü de “Sınır”.

Yüksek öğrenimini yurt dışında tamamlamış kolej mezunu bir bireyin, doğmuş olduğu ülkeden ayrılıp bir başka ülkeye gideceği sırada sınır kontrolünde yaşadığı olayları konu alan bu öykü üzerinden yapılacak okumada, az önce bahsettiğimiz yalnızlık halinin bir başka boyutunu rahatlıkla hissederiz. “Sınır”da, iki arkadaşın Brüksel seyahatine çıkmadan hemen önce, havalimanının pasaport kontrol merkezinde yaşadıkları anlatılıyor. Kolej mezunu olan karakterin yurtdışına çıkması yasaklanmışken, arkadaşının bu konuda hiçbir sabıkası bulunmamaktadır. Pasaportlarını bir şekilde karıştırırlar ve suçlu olan kontrolden rahatça geçer ama arkadaşı güvenlik polislerince yakalanır. Böylesi bir olayda kendilerine dostça yardım eden, elinden geldiğince onların yanında olan bir polis memuru devreye girer sonra. Havalimanında bekledikleri bir sırada, polisin telefonda Kürtçe konuştuğuna tanık olur yazar. Fakat bu durumu pek de önemsemez, hatta bunun mesleki deformasyon veya asimilasyon olduğunu düşünür. Polis memuru, eğer olay çözülmezse kendisine tekrar yardım edeceğini bildirerek telefon numarasını verir yazara. Yazar, kendisinin bir polisiye yazarı olduğunu söyler polise. Bir polis ile bir polisiye yazarın karşılaşması hayli ilginçtir tabii…

Pasaporttaki sorun atlatılır, seyahate çıkılır, seyahat biter ve yurda geri döner yazar. Telefonu çalar bir gün. Hattın ucundaki polis, bir sorunu olduğunu, kendisinden yardım istediğini ve ayrıntıları telefonda konuşamayacağını söyleyerek bir randevu talep eder yazardan. Buluşurlar; park halindeki araçta bekleyen yazarın yanına giden polis, kısa bir sohbetten sonra konuya girer. “Kardeşim Suruç’tan sınırı geçmiş. Bütün o gençler gibi o da gitmiş. Savaşmaya. Kırk gün önce. Annem babam, ben de tabii, sadece yaşadığını öğrenmek istiyoruz. Öğrenebilir misiniz?” der.

Sınırda olduğumuzu ve sınırın öte tarafına geçmemizin ne kadar zor, kolay, mümkün olduğunu; savaşların aslında bize sandığımız kadar uzak olmadığını, içerde bir yerlerde olduğunu ve kimliklerimiz/sıfatlarımız ne olursa olsun, aslında hepimizin bu savaşta bir şekilde yer aldığını ifade eden, işaretleyen etkileyici bir hikâye…
Kitap bittiğinde, tüm bu samimi öykülerin ekseninde, en başta sorduğumuz kurgu mu gerçek mi sorusu hatırlanabiliyor yine de. Kaçamak bir cevap vererek, kurgu ve gerçeğin harmanıyla ortaya çıkan ve Ahmet Tulgar’ın tarzına pek yakışan bu yeni türden bahsetmek sanırım abartı olmaz. Halkını tanımak ve anlamak adına yıllarca onlarla konuşmuş, röportajlar yapmış bir yazarın gerçekleri ne ölçüde yazdığı, sanırım tam da bu bilgide saklı. Ki Ahmet Tulgar’ın belki de tüm yazdığı, yazacağı; kendisiyle, gazeteci olan kendisinin yazar olan diğer kendisiyle yapmakta olduğu uzun bir röportajdan ibarettir, kim bilir.

*Bu yazı, Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki’nin 25 Haziran 2015 tarihli 1323. Sayısında yayımlandı.

Ağlayan bir şarkı…

Nick Cave’in The Bad Seeds ile yakaladığı muhteşem uyum, benzersiz birliktelik..

Şarkının hüznü, video klipteki hikâyeyle daha da artıyor. Uzun uzadıya çıkarsamalar yapmak yerine Nick Cave’ e kulak vermeli..

Şarkının bir yerinde de denildiği gibi;

This is a weeping song

A song in which to weep… “

Deli dâhi Dali*

 1

YA KOLAYDIR YA DA İMKÂNSIZ

“Bir deliyle aramdaki tek fark benim deli olmayışımdır” diyor uçuk ressam Salvador Dali. Fakat kıyafetleri, dehamın antenleri dediği bıyıkları, elindeki bastonu ve faltaşı gibi açılmış gözleri onun ne kadar sıradan bir insan olabileceği gerçeğini açıkça ortaya koyuyor: HİÇ!

Onun bu tamamen farklı insan yapısı, kişiliğinin ve davranışlarının ne derece gerçekçi olduğunu ve deli mi dâhi mi çıkmazının yanıtını anlamamızda bizi epeyce zorluyor. Bunun yanıtını bulmak için ilk gençlik çağlarına bakmamızsa kafaları iyice karıştırıyor…

Salvador Dali 11 Mayıs 1904’te İspanya’nın kuzeyindeki Figueras’ın bir köyünde dikti gözlerini hayata. 6 yaşında menenjitten ölen erkek kardeşi Salvador Dali’den üç yıl sonra doğdu Salvador Dali. Bir ikizi kadar benzediği abisinin adını alması elbette tesadüf değildi. İlk göz ağrılarını çok seven Dali ailesi, yeni doğan çocuklarına da bu adı vererek ölümsüzleştirmeye çalışıyordu ölü oğullarını. Salvador Dali, artık bir tenin hayattaki tin değiştirmiş haliydi! Bu olayı 1973’te şöyle yazacaktı: “Doğar doğmaz tapınılan bir ölünün ayak izlerinden yürümeye başladım. Beni severlerken hala onu seviyorlardı aslında. Belki de benden çok onu… Babamın sevgisinin bu sınırları yaşamımın ilk günlerinden itibaren çok büyük bir yara oldu benim için.” Öyle ki, Velazquez’in ‘Çarmıhta İsa’ tablosuyla, ölü Salvador Dali’nin resmi asılıydı anne babasının yatak odasında. Tüm bunlar Dali’nin dikkat toplamak için yaptığı davranışlarının nedeni sayılabilirdi. Ve Dali, ileride şu sözleri söyleyecekti: “Kendi kendime ölü kardeş değil, yaşayan kardeş olduğumu ispatlamak zorundayım. Bu nedenle kendimi ölümsüz kılıyorum. “ Yıllar sonra doğan kız kardeşi Ana Maria da Dali’nin bu çılgınlıklarını sınırlamasında etkili olamamış, aksine, iyice uçarı bir kişiliğe bürünmesine esin sağlamıştır.

“Hasta Çocuk” henüz 10 yaşında yaptığı ilk öz-portresinin ismidir. Bir süre sonra resim kurslarına başlamış, iyi bir ressam olan Tuan Nunez’den karakalem dersleri almıştır. İleriki yıllarda kübist akımın içinde yer almış ve neredeyse haftada bir oluşturduğu yeni yeni çizgilerle tekniğini değiştirmiş, geliştirmiştir. Bu dönemlerde her şeyden çok değer verdiği annesini yitirdi Dali. Bu olayı yıllar sonra şöyle yazacaktı: “Sevgili annemin ölümünü, bana yönelik büyük bir aşağılama saydım. Bunun üstesinden gelebilmem için çok büyük bir ün kazanmam gerekiyordu.”

Beklenmeyen bu ölüm, onun sanatçı kişiliğinde derin bir yara açmış, ama bu kanayan yaradan sürekli olağanüstü eserler doğmuştur. Bu sıralarda, 20’li yaşlarının başında, babasını da güçlükle ikna ederek Madrid Kraliyet Sanat Akademisi’ne kayıt yaptırdı. Fakat buradaki eğitmenler Dali’nin beklediği gibi çıkmadı, çünkü onların yeni yeni ilgi duyduğu akımları Dali çoktan geride bırakmıştı. Ressamlığını yetersiz bulduğu bir eğitmenin profesörlüğe atanması Dali’yi iyice çıldırtmıştı. Bu durumu eleştirdiği, öğrencileri de bu konuda kışkırttığı gerekçesiyle akademiden uzaklaştırılma cezası aldı. Daha sonraları da sınavı yapanların, kendisini değerlendirebilecek yeterliğe sahip olmadığını söylemiş, bu yüzden de sınavlara girmemiştir. Dali, bu çabalarının karşılığını almış, 1926’da akademiden atılmıştır. Bu dönemlerde içlerinde Pepin Bello, Raphael Barradas ve Garcia Lorca gibi isimlerin bulunduğu grubun önderi oldu. Ünlü şair Garcia Lorca’yla dostlukları gitgide artıyordu. Fakat şairin Dali’ye karşı olan sevgisi gittikçe değişmiş, yerini eşcinsel bir tutkuya çevirmişti. Dali, bu olaydan şöyle söz eder: “Garcia Lorca bana sahip olmak istediğinde, dehşet içinde karşı koydum.”

 

ARKADAŞIMIN AŞKISIN      

 

Dali’nin tabloları bu sıralarda gittikçe üne kavuşuyor ve her kesimden olumlu eleştiriler topluyordu. Özellikle Gerçeküstücülerin ilgisini çekmeyi başarmıştı ve içlerinde arkadaşı şair Paul Eluard’ın da bulunduğu bir grup sanatçı Dali’yi ziyarete gelmişti. Bu ziyarete Paul Eluard’la birlikte eşi Gala da gelmişti. Hayatının bu en önemli günlerinde Dali, arkadaşının eşine, Gala’ya aşık olmuştu… Gala, Dali’nin resimlerinde yarattığı ince belli, kürek kemikleri belirgin ve atletik bedene sahip kadının ta kendisiydi! Gala’yı hiç görmediği halde, onu tablolarına farkında olmadan, yıllar öncesinden koymuştu. Ve ne ilginç ki, tablodaki bu kıza ‘Galuchka’ adını uygun bulmuştu. Dali, Gala’yla konuşmak için buluştuğu o gün o kadar heyecanlıydı ki ağzını her açtığında kahkaha krizlerine tutuluyor, bir türlü konuşamıyordu. Buluştukları o gün Dali çılgın bir biçimde gitmişti Gala’nın yanına. Koltukaltlarını tıraş edip maviye boyamış; gömleğini, göğüs uçları ile göbek deliği açıkta kalacak şekilde kesmiş, üzerine keçi pisliği ve balık tutkalı sürmüş, kulağına kırmızı bir sardunya takmıştı. Bu olayı şöyle anlatıyor Dali: “Ona dokunmak üzereydim… Kollarımı beline saracaktım ki küçük bir devinimle ama sanki ruhunun var gücüyle uzanan eliyle elimi tuttu. İşte bu gülünecek bir şeydi! Ve güldüm, vicdan azabıyla katlanan bir tedirginlikle güldüm. Davranışımın zamansız bir gücenmeye yol açma tehlikesini daha başından biliyordum. Ama Gala, gülmeme alınacağına gururlanmış göründü. Başkası olsa düş kırıklığı içinde bırakırdı ama o sanki insanüstü bir güçle daha da sıkı sarıldı elime. Bir bilici gibi, içine doğmuş gibi, kahkahalarımın gerçek anlamını kavramıştı. Bunun sıradan bir neşe kahkahası olmadığını biliyordu. Hayır, gülüşüm kuşkuculuğun değil, usdışı duyarlığın göstergesiydi. Gülüşüm uçarılıktan değil, karşı karşıya olduğum depremden, mutluluktan, korkudandı. İşittiği bütün o korkunç, delice kahkaha fırtınalarından sonra, ona duyduğum saygıdan patlayan bu sonuncusu, en beklenmedik, en yıkıcı olanıydı. Bu kahkahayla kendimi onun ayaklarının altına fırlatmıştım, hem de en yüksek yerden! ‘Küçüğüm! Birbirimizi hiç bırakmayacağız,’ dedi bana.” Gerçekten de öyle oldu: Aradan 56 yıl geçinceye, Dali 78 yaşına gelinceye, Gala 1982’de ölünceye kadar hiç ayrılmadılar…

Dali 1929’da Paris’te gerçekleştirilen ilk sergisinin açılışına katılamadı çünkü Gala’yla birlikte kent dışına çıkmıştı. Paris’ten ayrılmadan önce senaryosunu Luis Bunuel’le birlikte yazdığı “Bir Endülüs Köpeği” filmini seyretti. Dali filme çok güveniyordu ve bunu ‘Gizli Yaşam’ında şöyle yorumlayacaktı: “Film, istediğim etkiyi uyandırdı… Savaş sonrasının yarı aydın avant-garde goygoyculuğunu tek gecede yerle bir etti. Filmin ilk sahnelerinde, kızın gözünün usturayla yarıldığını gördüklerinde, soyut sanat denen o iğrenç şey önümüzde diz çöktü, ölümüne yaralandı, bir daha doğrulamadı. Avrupa’da artık Mösyö Mondrian’ın o küçük manyakça pastillerine yer yoktu.”

Film, gerçekten çok çarpıcı bir etki bırakmıştı izleyenlerde. İki dâhi insan tamamen rüyalarındaki imgelerle ifade etmişlerdi filmlerini. Filmi yaparken tek bir kurala uymuşlardı: Akılcı, psikolojik ve kültürel açılımları olabilecek hiçbir imge ya da düşünceyi kullanmayacaklardı. Hatta Bunuel, gözü usturayla kesilen kızı, ay’ın önünden geçen bulutlar imgesinden yaratmıştır. Bu kadar tartışmalı bir filmin bedeli de ağır olacaktır tabii. Filmin galasını izlemeye gelen bir grup insan, Dali’nin ve Bunuel’in fotograflarının yer aldığı çerçeveleri yerle bir  etmiştir. Buna çok kızan Dali, gazetecilere, yüz yıl sonra bu insanların değil kendi adının anılacağını söylemiştir.

Parasal sıkıntıların da başladığı bu dönemlerde Dali ve Gala birlikte çalışıp farklı farklı işlere bulaşmıştı. Dali o zamanlarda en üretken dönemlerini yaşıyordu. İlginç proje tasarımlarıyla yine beğenileri üzerine çekmeyi başardı. Ayna işlevi gören takma tırnaklar, su doldurulup içinde kan dolaşımı düzeninde balıkların yüzdürülebileceği vitrin mankenleri, satın alanın vücuduna göre dökülecek bakalit mobilyalar, sırt için tasarlanmış takma göğüsler, otomobiller için- tüm yapımcıların on yıl sonra kullandığı- aerodinamik formları içeren kapsamlı bir katalog… Bu projelerin en ilginçlerinden biri de, bir apartman dairesi için tasarlanan, Hollywood yıldızı Mae West’in fotografına bakılarak yapılan “Mae West Dudaklarından Divan” projesidir.

aa

bb

Dali ayrıca şapkalar, kravatlar, yenilebilir düğmeler, gerçek ıstakozlu ve mayonezli giysiler de tasarlamıştır. Gala her sabah bu ilginç projeleri satmak için akşamlara kadar dolaşırdı.

 

“ NE ZAMAN RUHUMU TEMİZLEMEK İSTESEM, TEN İÇİNDEN GÖKYÜZÜNE BAKARIM ”

Dali artık bu dönemlerde ünü gittikçe yaygınlaşan bir sanatçıydı. Çok iyi fiyatlara satılan tablolarının dışında film prodüksiyonları ve baleler için yaptığı dekorlar, yan gelirleri arasındaydı. Yaratıcılığını ve çılgınlığını bu işlerde de yansıtmıştı. Yaptığı son organizasyon da Lady Diana’nın düğününün organizasyonudur. Dali, bu kadar çok beğenildiği bu zamanlarda Gerçeküstücülerle büyük bir tartışma içindeydi. Özellikle Breton artık Dali’yi Gerçeküstücü kabul etmiyor, üstelik Hitler yandaşlığıyla suçluyordu. Dali ve eşi Gala ilk önce İspanya İç Savaşı’ndan, daha sonra da Dünya Savaşı’ndan kaçmak için tüm dünyayı gezdi. 1934’te beş yıllık aktif bir işbirliğinden sonra eski sürrealist arkadaşlarından ayrıldı ve küçük burjuvaya dönüşmekle suçlandı. Çünkü politikadan sürekli kaçıyordu: Politikayı kansere benzetiyordu. Newyork’a yerleşti ama ara sıra geri dönüyordu.

Ve 1982’de Gala öldü…

Dali bu olaydan sonra, neredeyse resim yapmayı bıraktı. Ölümsüz olduğu inancına kapılmış ve bunun için de yemek yemesine gerek olmadığını düşünmüştü. Ve midesine takılan bir boruyla yapay beslenme uygulandı. 1989’da kalp krizi geçirerek yaşamını yitirdi. Cesedi ilaçlandı ve Figueras’taki müzesine hakim olan dev kubbenin altına gömüldü. Dali, çılgınlığını yaşamının son anına kadar sürdürmüştür. Öyle ki, “Bir sürü orijinal Dali imzalı sahte Dali tablosu olmasını istiyorum her tarafta” demiş ve geriye 200 kadar altları imzalı boş tuval bırakmıştır.

2

* Bu yazı ‘karakalem’ dergisinin Mart 2008 tarihli 2. sayısında yayımlandı.

Bir kibar katil*

altay-öktem

Roman veya öykü yazarlarının, ya da diğer deyişle ‘hikaye anlatıcıları’nın en tabiî açmazlarından biri hiç şüphesiz ki tekrara düşme meselesidir. Bu mesele öyle zannediyorum ki yazılı edebiyatın ilk ortaya çıktığı vakitten beri süregelmiştir. Sonuçta anlatılacak olay sayısı üç aşağı beş yukarı belli. İşte tam da bu noktada anlatımı pekiştirip güçlendirecek yeni bir arayışın içine girer yazar. Olay örgüsü, dramatik çatı, mekan/zaman konumlandırması gibi aslında kendiliğinden ortaya çıkan yazı unsurlarına böylelikle ‘biçim/tarz’ adını vereceğimiz yeni bir madde eklenmiş olur. Özellikle güncel edebiyat içerisinde yer alan her eserdeki belirgin ve öne çıkan özellik, hikaye için seçilmiş olan anlatım dilidir. Hikayenin büyük yükü artık ‘olay’dan ziyade ‘biçim ve kurgu’nun omuzlarına binmiştir. Şimdilerde esenkitap tarafından basılan O Adam Babamdı adlı yeni romanıyla tekrar gündemde Altay Öktem. Kitap içeriğine giriş yapmadan evvel, başkaca bir meseleye dikkat çekmek isterim. Yayınevi gözetmeksizin söylüyorum, basılmış tüm kitaplarda sıkça rastladığım yazım yanlışları, dizgi hataları ve özensiz mizanpaj; bu kitapta kesinlikle rastlanmayan bir durum. Bahadır Baruter’in benzersiz çizimiyle kitap kapağını süsleyen illüstrasyon ve kitap konusu arasındaki uyumsa kesinlikle takdire şayan. Gelgelelim kitaba. Az evvel bahsettiğim tarz ve biçim meselesine şimdi geri dönüyorum. O Adam Babamdı, bir katil otoportresi olarak okunmaya müsait bir temanın içinden hiçbir klişeye saplanmaksızın çıkıveren usta işi bir kitap. Özellikle Dünya Edebiyatı’nda sıkça işlenen ve suç/polisiye/gerilim türleri arasında seyreden bir hikayeye aşina olan hemen herkes bilir ki, katillerin maktullerden daha sevimli ve zararsız tipler olarak resmedilmesi çok bilindik bir trüktür. Bu yöntem dahilinde ilerleyen kitabı benzerlerinden ayırt eden çok önemli bir unsur var ki, o da ayrıksı dil meselesi. Türkçe yazılmış eserler için konuşursak, eski Türkçeyle yazılmış kitaplarda cinayet ve suç temalarına rastlamak handiyse mümkün değil. Kitabın ilk ve bence en büyük artısı tam da bu. Şık takım elbisesinin içindeki incelikli ve zarif bir kâtibin oysa azılı bir katil olduğunu kim öngörebilir ki? Haydar Bey, bu anlamda eşine rastlanmaz bir ustalıkla çizilmiş antikahraman portresi olarak karşımıza çıkıyor. Karşımıza çıkmakla kalmayıp; duygularımıza, hislerimize ve derimize nüfuz ederek içimizdeki biri, hem de çok gizli ve aslında çok afişe biri olarak vücut buluyor. Kitabı okuyanlar için ikinci baskı, okumayanlar için spoiler olacak şu bilgileri sunmakta bir beis görmüyorum. İşinin ehli bir kimse olan Haydar Bey’in ‘iş akdinin feshi’yle açılıyor kitap. Mahmut Bey adlı bir zâtın kâtibi olan ve dokuz parmak daktilo yazabilen Haydar Bey’in iş hayatının aniden ve sebepsiz bitivermesini elbette üzülerek okuyoruz ilk bölümde. Gerçi ilerleyen sayfalarda bu işten çıkarma meselesinin gerçek sebebini bir nebze öğrenmiş olacağız ama kitabın kendi gerçekliği içinde bu sudan sebep dolayısıyla Haydar Bey’in işsiz kalmasına bir türlü anlam veremeyeceğiz. Özetle; kitabın önemli bir parçası olan önsöz kısmını dışarıda bırakarak söylersek, birinci bölümde meydana gelen olaylar silsilesi şöyle gelişiyor: İşini kaybeden kâtip Haydar Bey, çekmecesinden kişisel eşyalarını toparlayıp çalıştığı müesseseden ayrılmak üzeredir. Kitabın ilk cümlesiyle bu olaya neyin sebebiyet verdiğini peşinen anlamış bulunuyoruz. Bahsi geçen ilk cümleyi alıntılıyorum: “Bikinimi çekmeceden çıkarıp çantama koydum.” Birazdan tüm eşyalarını toplayıp odasını terk edecek olan Haydar Bey hakkında bir izlenim elde edebilmek için ilginç bir ilk veri! Pılını pırtısını toplayıp Mahmut Bey’le vedalaşmak üzere onun odasına vardığındaysa tam bir trajedi yaşıyor Haydar Bey. Kendisine ‘Allahaısmarladık’ deyip de bir yanıt alamayınca, bu asabiyetini ve üzüntüsünü  belli etmek istercesine odadan çıkarken kapıyı sertçe çarpmak istiyor. Ve fakat kapının yaylı mekanizması dolayısıyla bu ani çıkışı karşılıksız kalıyor ve kapı yavaşça, yumuşacık kapanıveriyor. Kapitalist dünyanın tıpkı karakalem resmi gibidir bu sahne. Haydar Bey’in bu sahnedeki savsak ve hüzünlü halleri, Neil Simon’ın Anton Çehov öykülerinden derleyerek yazdığı Sevgili Doktor oyunundaki İvan İlyiç Çerdyakov’u hatırlattı bana. O piyeste, azar işiten ve yerin dibine sokulan Çerdyakov’un suratsız ve baskıcı generali önemli bir yer tutar. Çerdyakov da Haydar Bey gibi küçük bir memurdur sonuçta. “Yeşil Sahalar ve Parklar Bakanlığı”na bağlı bulunan ‘Ağaçlar ve Fidanlar Müdürlüğü’nde başkâtip yardımcısıdır. Bu iki eser arasındaki uzak akrabalık ilişkisi bir noktadan sonra sekteye uğrar. Çerdyakov ve generali arasındaki ilişki siyasi bir taşlamayla son bulurken Haydar Bey ve Mahmut Bey’in ilişkisi kriminal bir vakayla son bulacaktır. Kafa kesme sahnesiyle son bulan bu cinayet sahnesini okurken çok da, kendimce, rahatsız olmayışımızın sebebi, cinayet aracı olarak küçük ve masum bir cam parçasının seçilmesinden öte, ezilen bir bireyin patronuna karşı haklı isyanı olarak yorumlanabilir. Baskıcı düzene karşı duyduğumuz azılı öfkemize su serpen bu olayı başka bir açıdan yorumlamak da mümkün: O da hiç şüphesiz ki, bu kan donduran sahnede işini büyük bir soğukkanlılıkla yapan katilin edebi bir oyun içerisinde olduğunu varsaymamız ve olayın gerçekliğine bir şekilde kendimizi inandırsak dahi, karakterin kişisel özellikleriyle toplumsal kimliğini hatırımıza getirerek bu durumdan Brechtyen bir etkiyle, yani epik bir biçimde çıkmamızdır. İşte dilin imkanları tam da burada devreye giriyor. Zarif bir eski zaman beyefendisi olan Haydar Bey, kendini ifade ederkenki kibar tavrından, davranışlarındaki asil zarafetten ödün vermediği için bizi meselenin özünden uzak tutar. Hunharca cinayetler işleyen bir kimseden nefret etmiyorsak bunun edebiyattaki karşılığı elbette ki yazarın dil konusundaki maharetidir. Kitabın, az önce de belirttiğim ilk sayfasından itibaren gelişen olaylar gösteriyor ki hepimiz bir nefret suçunun failleriyiz. Bunu şuna dayanarak söylüyorum. Kitapta anlatılan cinayetlerin düğümlendiği tek bir nokta var bana kalırsa: Eflâtun bir bikini! İlerleyen sayfalardan anlıyoruz ki, Haydar Bey satın alacağı o bikiniyi gizli bir cinsi sapıklık neticesinde veya fetişizme düşkün bir cani olması hasebiyle giymiyor üzerine. Oldukça çocuksu ve olağan bir durum var çünkü ortada. Hassas kumaşı ve göz alıcı eflâtunî rengiyle üzerinde nasıl duracağını merak ettiği için satın alıyor o bikiniyi. Ve mesaisi sırasında, ki işine engel olmayacak bir vakitte, bikiniyi giyiyor ve Mahmut Bey’e yakalanıyor! Burada antikahramanımız Haydar Bey’in bence etkili ve oldukça haklı bir savunması var. İşini doğru düzgün yapan bir kimse olması, üzerine düşen sorumluluğu layıkîyle yerine getiriyor olması, patronu tarafından göz ardı ediliyor ve dış görünüşündeki aykırılık dolayısıyla işinden ediliyordu. Haydar Bey’in en büyük şikayeti de bu saçma hadise içindi aslında. Bahsettiğim nefret suçlarının temelinde elbette buna yakın bir algı yatıyor. Burada resmedilen olay, çok tabiî ki, standart dışı, marjinal bir örnek. Fakat derin bir perspektifin içinden bakarsak, ifade edilmek istenilen meseleyle buradaki örnek birebir örtüşüyor. Yalnızca işini yapan bir kimseyi başka bir sebepten dolayı yargılamaya başladığımız zaman, sonuçta hiç de tahmin edemeyeceğimiz bir felaketle karşılaşabiliyoruz. Üstelik bu durumda, felaketi ortaya çıkaran tarafın hangisi olduğu konusunda sakıncalı bir ikilem içine düşebiliyoruz. Bir tarafta canice işlenen cinayetler olsa da, diğer tarafta bu caniyi besleyen başka unsurlar olduğunu göz ardı edemeyiz. Eflâtun bir bikini, bu hikayede masum bir sembol. Kaldı ki, ‘eflâtun’ ve ‘bikini’ kelimelerini eşelediğimiz zaman karşımıza çıkan tablo oldukça tanıdık gelecektir bize. Dolaylı bir okuma yaparak bu sembolün veya imgenin, tastamam bir kadın metaforu olduğunu söylemek, sanırım aşırıya kaçmayan bir benzetme olacaktır. Belki yine uzak bir çağrışım olarak algılanacak ama aslında bana kalırsa hikayenin tam ortasındaki anafikre dikkat çekecek şu cümleyi alıntılamakta fayda görüyorum: Rakel Dink’in kurmuş olduğu o esaslı cümledeki derin tespit bence bütün meseleyi özetlemekte. Hatırlarsınız- hatırlamak zorundasınız- Hrant Dink’in öldürülmesinin ardından tonlarca cümle sarf edildi ve onlarca kişi sorgulandı, yargılandı. Hrant Dink’in cenazesinde, eşi Rakel Dink tarafından yapılan konuşmada büyük bir mesaj saklıydı. Neydi o tılsımlı cümle, hatırlayalım: “Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim…” Bu ‘nefret’ meselesinin odağında, Haydar Bey’in işlediği bu ilk cinayetten sonra sıradaki her maktulde aynı ortak özelliği görürüz aslında. Bikinisinden dolayı Haydar Bey’i işinden eden patronun, o bikiniyi satarken yine Haydar Bey’le dalga geçen manifaturacı Hamdi’den pek de farkı yoktur. Haydar Bey’i pencerede bikinisiyle görüp tüm mahalleye bunun dedikodusunu yayan o küçük çocuk da maalesef bu durumdan mesuldür. Patronundan esnafına, hatta küçük bir çocuğuna değin tersten bir okuma yapmaya kalkışacak olursak aslında hangimiz suçlu olacak?

* * *

Kitaptaki karakterlere geri dönecek olursak, musîkiperver Haydar Bey’in işlemiş olduğu bu cinayetlere tanıklık eden bir de hayat arkadaşı olduğunu görürüz: Sacide. Cinayetleri seyretmekle kalmayıp kimi zaman bu cansız insan bedenlerinin tadına da bakan biri Sacide. Oysa pek sıcakkanlı olmayan, kendi doğasında bir kedidir Sacide. Böylesi zor bir sahiple yaşamak büyük bedeller gerektirecektir elbette ve günün birinde Sacide de bu bedeli ödemek zorunda kalacaktır. Sacide’nin bu dünyayla ilişkisini kesen o vahim hadiseyi, kitabı hala okumamış olanlar varsa diye, hatırlatmayı uygun görmüyorum. Bu esrarengiz ölüm biçimini, kitabın o esrarengiz sayfaları arasında gezinerek görmek sanırım daha doğru olacak. Bir başka karakter de, işinden kovulan Haydar Bey’in yerine getirilen sarışın, mavi gözlü, pek alımlı Kâtibe Hanım. İkisi arasındaki en önemli özellik herhalde dokuz parmak daktilo yazıyor olabilmelerinde. Neden on değil de dokuz parmak daktilo yazdıklarının gizemi de yine bakir okuyuculara bırakmak istediğim bir başka detay. Çünkü bu gizem, esasında daha büyük bir gizemin içinde saklanıyor: O da Haydar Bey’in babasıyla olan ilişkisi. Yalnızca ismini zikretmekle yetineceğim Mazhar Bey, oğlunun hayatında pek önemli bir yer teşkil ediyor. İkisi arasındaki çatışma ve etkileşim, kurgunun belkemiğini oluşturan esaslı bir mesele. Kitapta çocukluğundan ve orta yaş hallerinden yaşam kesitlerine tanıklık ettiğimiz Haydar Bey de günün birinde evlenir nihayet. Hem de Müberra adında güzel mi güzel bir ismi ve mavi mi mavi gözleri olan bir hanımla. İkisi arasındaki ilişkiyi de bir kenara bırakıyor ve bence kitabın en hoş bölümlerinden biri olan Martılar’ı keyifle okumaları için okuyuculara müsaade veriyorum. Gelgelelim küçük katil Haydar’ın ıslahevi günlerine. Burada devreye iki karakter giriyor. İlki Sıhhiyeci Şahap adında badem bıyıklı bir ıslahevi görevlisi. 6 yıl boyunca Haydar’a göz kulak olacak Sıhhiyeci Şahap’tan öğreneceğimiz çok büyük bir hikaye var kitapta ve ikinci karakter de bu hikayede saklı. İsmini söylediğim vakit, kendisini tanıyanların büyük bir şaşkınlık yaşayacakları bir kahraman bu. Gerçek hayattaki ve kitaptaki adıyla Esat Adil, kendisini tanımayanlar için de aslında tam anlamıyla bir ‘kahraman’. Kendisi hakkında etraflıca bir araştırma yapamasam da, böylesi bir karakterin gerçek kişiliğiyle romana dahil olmasının çekiciliğine kapılarak geniş bir okuma yaptığımı belirtmeliyim. Kimdir bu zât özetle; tanıyalım, hatırlayalım. Esat Adil Müstecaplıoğlu, 1904’te Balıkesir’in Balya ilçesinde dünyaya geliyor. Babasını yitirdiğindeyse henüz iki yaşındadır(Haydar Bey’le uzak ama benzer bir yazgısı olduğu söylenebilir). 15 yaşındayken Kuvayi Milliye’ye katılır. 1928’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirir, Belçika’da doktorasını yapar. 1932’de Balıkesir Halkevi’ni kurduktan sonra da “Balıkesir’de Savaş” gazetesini çıkarmaya başlar. Esat Adil aynı zamanda 1946’da kurulup altı ay sonra kapatılan Türkiye Sosyalist Partisi’nin kurucularındandır. 2. Dünya Savaşı yıllarında cezaevi müfettişliği yapar. Edirne ve İmralı cezaevlerini kurar ve bir dönem İmralı Cezaevi müdürlüğü görevini de üstlenir. Şimdilerde Abdullah Öcalan’ın tutuklu bulunduğu bina dahil, İmralı Cezaevi’nin bütün yapıları onun zamanında inşa edilmiştir. Emin Karaca’nın 2008 yılında Belge Yayınları’nca basılan kitabı ‘Unutulmuş Bir Sosyalist: Esat Adil’den öğrendiğimize göre, cezaevi müdürlüğü yıllarında suçluları cezalandırmanın değil, onları ıslah etmenin yollarını arayan bir kişiliğe sahiptir Esat Adil. Üstelik cezaevindeki mahkumları üretime dahil ederek, onların kendi yiyeceklerini yetiştirmelerine de imkan sağlamış. Mahkumları belirli aralıklarla ev izinlerine çıkarıyor; hatta katilleri bile evlerine yollayıp kalan cezalarını daha sonra çekmelerini sağlıyor. Bu yüzden cezaevinde kendisine ‘baba’ lakabı takıldığı rivayet edilir. Esat Adil hakkındaki bir diğer ilginç bilgi de, 2. Dünya Savaşı’nın sürdüğü sıralarda, cezaevinde tutuklu bulunan mahkumlara, Mudanya dağlarının eteklerinde gerilla eğitimi vermesidir. Hatta Esat Adil, dönemin Sovyetler Birliği’nden yardım talep etmeye kadar götürür işi. Elbette ki o dönemin devlet yönetimiyle ters düşmesine sebep olan bir durumdur bu. İmralı Cezaevi müdürü olduğu sıralarda Tan gazetesine ‘Adiloğlu’ takma adıyla yazılar yazmaya başlar. Sivri mizacı İsmet İnönü’nün dikkatini çeker ve dönemin Adalet Bakanı Ali Rıza Türel’den ‘Adiloğlu’ lakaplı bu yazarı tespit etmesini ister İnönü. Esat Adil ifşa olunca gazetesinden kovulur ve esas mesleğini yapmaya, avukatlığa geri döner. Sıhhiyeci Şahap bu çok sevdiği müdürü Esat Adil’in kim olduğunu anlatıyor Haydar’a ve biz de hikayenin bir kısmını bu sayede öğreniyoruz. O dönemde yaşanan ayaklanmalar, isyanlar ve hükümetin tavrı da kitabın arka planına ışık tutan önemli ayrıntılar. Bu anlamda kitabın en masum karakterinin Esat Adil olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. Haydar Bey, Esat Adil’e yetişememiştir ama yine de ortak bir kaderin içinde buluşacaklardır kitabın sonunda. Bunca hadisenin sonunda geriye ne kalıyor peki? Yani Haydar Bey’den geriye, bizlere kalan bir şeyler olmalı elbette. Bir diğer deyişle Haydar Bey’in geride bıraktığı emanet ne olabilir? Bu son sürprizi de kitabın son cümlesine saklayalım ve siyah poşetin içinde neler olduğunu merakla bekleyelim.

* Bu yazı kısaltılmış olarak, 31 Mart 2015 tarihinde http://www.artfulliving.com.tr adresinde yayınlandı.

Bu Kitaptan Etkilenin!

bu-kitabi-calin-kapak

 

 

 

BU KİTAPTAN ETKİLENİN!

 Arka kapağındaki tanıtım yazısında “Kapağında Bu Kitabı Çalın yazan bir kitap gerçekten çalınırsa…” yazan Bu Kitabı Çalın adlı bu kitabı çaldım! Utku Lomlu’nun harika kapak tasarımındaki ‘çalma pozisyonu’na harfiyen uyarak hem de! Sağ elimin altına sıkıştırdığım kitapla birlikte, kendimden oldukça emin adımlar atarak çıktım o sevimsiz kitap-müzik marketten… Kitabın çağırdığı o kanala girmiş bulunuyordum artık; bundan sonrasının nasıl şekilleneceğini, daha başka hangi oyunlara dahil edileceğimi bilemeden üstelik. Oyun içinde bir oyunda olduğumu seziyordum, kitap içinde bir kitabı okuyordum çünkü. Rüya içinde rüya görmeye oldukça benzeyen bir duyguydu bu. Her şeyin birbiri içinde gizlendiği bir ortamda, hayatımın içinde acaba başka bir hayata rastlar mıyım, endişesini yaşayarak bitirdim kitabı.

Murat Gülsoy’u Açık Şehir programından anımsarım ilkin. Sonra ‘Binbir Gece Masalları’ndan. Hayalet Gemi’den… Katıldığı her programı internet üzerinden neredeyse eksiksiz izlediğimi söyleyebilirim. ‘Büyübozumu’ adlı şahane kitabından… Murat Gülsoy’u birçok yerden hatırlardım da böylesine hoş bir kitap yazmış olduğundan nedense habersizdim. Bu kitabı okumaya nasıl karar verdiğimin bir şeması yok elbette zihnimde. Kelime bazında düşününce de tek kelimeyle tahrik demek geliyor içimden. Kitabın ismine ve kapağına karşı hissettiğim amansız tahrik! Ben de bu kitabı çaldım, diyebilmekti ilk amacım. Veya bu kitabı bir de ben çaldım, diyerek kendimi o şanslı sürüye dahil edebilme hevesiydi belki.

Kitap, ilk öykü Bu Kitabı Çalın’dan itibaren merak ve hayretle okunacak oyunsu öykülerle beklentiyi epey yükseklerde tutuyor. Kitap genelinde göze çarpan en büyük özellik oldukça yalın bir dilin tercih edilmesi. Son derece basit veya sıradan diye tabir edebileceğimiz sözcüklerle kurulmuş esrarengiz bir labirentin ortasında kayboluyor okuyucu. Hemen hemen her öyküde ayrı bir dil bozumu veya kurgusal sürprizler yer almakta. En etkileyici ve merak uyandırıcı öykü, elbette kitaba ismini veren Bu Kitabı Çalın adlı akıcı ve çarpıcı öykü. ‘Bu Kitabı Çalın’ adlı bir kitap yayımlatan yazarı, bir gün editörü arayarak ona olayların büyüdüğünü ve büyük bir tehlikenin içinde olduklarını söyler. Çünkü bahsi geçen kitap gerçekten çalınmıştır ve olay medyaya kadar sızmıştır. Bir adet değil bir vitrin dolusu kitabı çalınan yazar bu durumdan oldukça memnundur esasında. İşler, tahmin ettiği gibi ilerlemiştir. Fakat olay iyice çetrefil bir hal alır ve bütün büyü bozulur. İş büyüyüp mahkemeye kadar intikal edecekken, yazarın eski bir dostu devreye girer ve bir hafiye inceliğiyle olayı çözmeye çalışır. Çocukluk arkadaşı, eski dostu Cem. Bir telefon gelir yazara ve kendisiyle röportaj yazmak isteyen bu genç adamı hemencecik tanır. İyi bir gazeteci olan Cem, eski arkadaşını bu bataklıktan kurtaracak tek kişidir!

Olaylar eğlenceli ve gizemli bir biçimde ilerlerken, yazarın, yani yazarın hikâyesini anlatan ‘gerçek’ yazarın hinbaz ve matrak dili sizi öykü boyunca diri tutuyor. Kitap çalma meselesi başından beri hevesli olduğum bir uzmanlık alanı esasında. Sevdiğim çoğu yazarın bir zamanlar, belki de hâlâ, kitap çaldığını işittiğim vakit bu konuya çok da uzak duramayacağımı hissetmiştim. Enis Batur da bir söyleşisinde çaldığı kitaplardan söz eder. Durumun olağanlığı karşısında yine de büyük bir heyecan duyduğumu belirtmeliyim. Murat Gülsoy da kitabın bir yerinde bu düşünceye değiniyor: “… Üstelik yaşamı boyunca hırsızlık yapmayı aklından bile geçirmeyecek kimi insanlar tanıyorum, kitap söz konusu olunca azılı birer soyguncu kesiliyorlar. “

Esasında çalmanın başka bir boyutunu ele alıyor yazar. Buradaki kasıt, elbette “esin”dir. Edebiyatın veya daha geniş bir perspektifte konuşursak, sanatın en temelindeki fikirdir esinlenmek. Murat Gülsoy bu düşünceyi her zaman dile getiren bir yazardır üstelik. Sanatın bir başka sanata kapı açması, onunla birleşerek yeni bir oda oluşturması için birbirleriyle yakın bir ilişki içinde olmak durumundadırlar. Murat Gülsoy gerek yazılarında, gerek konuşmalarında gerekse yazın ve sanat üzerine yaptığı konuşmalarda, sanatlararası disiplinlerin ortak bir paydada buluştuğunu ve birbirleriyle olan ilişkilerinin tamamen etkilenmeye dayalı olduğunu belirtir. Kendisi de onu etkileyen filmleri, kitap uyarlamalarını, beğendiği yazarları, kitapları fırsat buldukça paylaşır. ‘Bu Kitabı Çalın’ adlı kitabının adını da aslında Abbie Hoffman’ın Steal This Book adlı kitabından çalmıştır  Murat Gülsoy. Ve dolayısıyla bir fikrin esiniyle ortaya yepyeni bir eser çıkarmıştır.

Yazar, kitap boyunca yazı üzerine düşünüyor, tartışıyor ve konuşuyor aslında. Her öyküde bu fikrin kırıntıları var. Özellikle Yazarın Belleği adlı öyküsünde bu konuya genişçe yer veriyor. Yazarın Belleği’nde, yazılmakta olan bir öykünün içerisindeki karakterin hikâyesi anlatılıyor. Onun hikâye dışındaki düşünceleri, yaşam biçimi, yani kurgu harici hayatı resmediliyor. Karakterini konuşturan yazar fikri, elbette aşina olduğumuz bir konu. Charlie Kaufman’ın harika hikâyesiyle çekilmiş ‘Being John Malkovich’ adlı filmde bu olay etkili bir biçimde anlatılmıştır. Murat Gülsoy’un öyküsünde temel olarak aynı fikir yer alsa da, karakterin yazarla olan ilişkisinin tasvir edildiği bölümlerde yazarın yazma sürecine tanıklık edebildiğimiz için bu öykü bir anlamıyla farklılık gösteriyor. Yazının başındaki yazar, hangi durumlarda düşüncelere dalar, başladığı bir yazıyı ne kadar sürede bitirir; yazının hangi bölümlerini silip yeniden yazar, nereleri tırnak içine alır, gibi sorulara karakter aracılığıyla tanıklık etmek bu anlamda oldukça keyifli ve öğretici. “Nasıl ve hangi durumlarda yazıyorsunuz?” sorusu elbette yazarların en sık karşılaştığı soruların başında geliyor. Bu soruya klişe bir cevap vermek yerine, yazacağı bir öykü ve o öykünün içinde yaratacağı bir karakter vesilesiyle yanıtlamayı tercih ediyor yazar. Birbirinden keyifli öyküler arasında dolaşırken yazma tutkusu ve bilincinin sürekli olarak okuyucuya hissettirilmesi, sanırım kitabın en nihai hedefi. Yasadışı Öyküler adlı öyküsündeki bir paragraf, sanırım tüm bu hevesi ve macerayı özetleyen iyi bir alıntı:

“ Ne tuhaf, zaten bunun için yazıyorsunuz. Belki de mükemmel bir tek okur için yazıyorsunuz ve adresi bilmediğiniz için herkese göndermeye çalışıyorsunuz, ‘o’ bulur umuduyla… “

Boyhood: An’ı yakalamak ya da an’a yakalanmak

22boyhood_ss-slide-7UMX-jumbo

Boyhood, Richard Linklater’ın yıllara yayılan riskli ve meşakkatli bir hayat tecrübesi olmasından öte; ‘yalın gerçekçilik’ fikrine açık kapı bırakması, şimdiki ve geçmiş zamanlar arasındaki acımasız kıyası göstermesi bakımından da dikkate değer bir sanat eseri. Sinemanın çokça el attığı ‘akıp giden zaman’ teması, belki de ilk defa bu denli kapsamlı incelendiği için on iki yıla yayılan bu uğraşın sonucunda ortaya bir hayli zengin, renkli ve düşündürücü bir film çıkıyor. Boyhood’u benzer konulu diğer filmlerden ayıran en büyük özellik, böylesine orijinal bir fikir sonucunda çekilmiş bir sinema eseri olması değil elbette. Kaldı ki bu parlak fikrin tamamiyle orijinal olduğunu da söyleyemeyiz, çünkü Andy Warhol sekiz saatlik o ünlü filmi “Empire”da hemen hemen buna benzer bir bakış açısını yakalamaya çalışmıştı. Empire State Building’in karşısına yerleştirilmiş sabit kamera, sekiz saat boyunca kesintisiz olarak kayıt yapmış ve bu zaman diliminde yaşanılan durumlar en gerçek haliyle izleyenlere sunulmuştu. Bu anlamda ortak bir fikirden söz edebiliriz. Tabii fikrin parlak olması yetmiyor; bir de sinemacı olarak üstlenilecek sorumluluklar devreye giriyor bu defa. Yaşanacak zorlukların en başında, oyuncu yönetimi ve dolayısıyla ‘süreklilik’ geliyor elbette. Uzun periyotta bir projenin içinde yer almak ve proje sonuçlanıncaya kadar o eserin düşüncesiyle yaşamak başlı başına bir mesele. Oyuncu yönetiminin zor olduğundan bahsederken; aslında onları yıllar boyunca aynı rüyada kalmaları için ikna edebilmenin ve yönetmene olan inançlarını her daim diri tutabilmenin zorluğundan söz ediyordum. Bu yüzden Boyhood tamamen sabır, inanç ve bağlılıkla yoğrulmuş bir emek sineması. Filmin çekirdeğini tipik bir Amerikan ailesi ve onların birörnek yaşantısı oluşturuyor. Klasik bir Amerikan evi, rutin komşuluk ilişkileri, akraba ziyaretleri, güvenli ve olaysız bir mahalle ve yaşamın akışına kapılmış bir küçük aile… Buradan bakıldığı zaman, klişe bir Hollywood kurgusu gibi görünse de, zaman ilerledikçe filmin esas vurgusunun ‘gerçek zamanda ilerleme’ olduğunu hissediyoruz ve konuya olan merakımız da iyice artıyor. Mutsuz bir evliliğin neticesinde dağılan aile, farklı bölgelerde yaşamaya devam ediyor bu uzun süreç içerisinde. İki küçük çocuk ve anneleri bölgeden bölgeye savrulup defalarca ev değiştirmek zorunda bırakılınca karakterler üzerindeki değişimleri ve aşınmaları kolaylıkla fark edebiliyor; bu sayede farklı kentlerdeki yaşam biçimlerini de rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz. Film küçük Mason odağında ilerlese de, özellikle ailesini terk eden baba figürü üzerinden bile geniş bir okuma yapılabilir. Çünkü oğluyla aynı ismi taşıyan (klasik bir Amerikan ailesinden söz edebilmek için gereken bir başka ayrıntı da budur elbette)  Mason aslında bağlarını tümüyle koparamıyor ailesinden. Haftasonları ve yaz tatillerinde çocuklarıyla vakit geçiriyor ve bir anlamda ailenin üyesi olmaya devam ediyor. Mason’ı içeriden ama dışarıdaki bir karakter olarak düşündüğümüz zaman, onu akıp giden zamana tanıklık eden bir ‘izleyici’ arketipi olarak nitelendirmek de mümkün olabiliyor. Anne ve iki çocuğun hayatları ekseninde ilerleyen film, zaman zaman baba Mason gibi başkaca karakterlerin de eklenmesiyle geliştiği için etraflıca okunmaya müsait bir hikaye çıkıyor ortaya. Böylelikle doksanlı yılların sonundan itibaren günümüze dek uzanan bir dönemden, bir tarihten söz edebilme şansına kavuşuyoruz. Bu dönem geçişini yalnızca filmi izleyenler değil, filmin içinde olan oyuncular da yaşıyorlar şüphesiz. Yaşam hakkında henüz hiçbir fikri olmayan bir çocuğun, o dönemi tüm sancılarıyla beraber yaşarken karşılaştığı zorluklar bizlere de tanıdık gelecektir. Filmin giriş planında çimenlere uzanmış gökyüzünü, boşluğu seyreden küçük Mason’la tanışırız. Coldplay’in ‘Yellow’ şarkısıyla açılan bu sahnede öylece boşluğu seyreden Mason’ı gördüğümüz zaman, kendi çocukluk yıllarımızın başlangıcına da dönmüş oluruz böylelikle. Bu doğallıktan yavaşça uzaklaşıp olgunlaşmasını, türlü türlü tecrübeler edinmesini gerçek bir empati duygusu yaşayarak izleriz. İlkokulu bitirmesi, okul değiştirmesi, değişen arkadaş çevresi, ilgi alanları, sonrasında liseye başlaması ve liseden mezuniyeti; aslında tüm bu değişimin içinden geçen Mason, oysa gerçek hayatında, yani Ellar Coltrane olarak da bu dönemi yaşıyor. Filmin gerçek büyüsü belki de tam olarak bu. Dolayısıyla artık gerçek bir tecrübe edinmiş olan oyuncu, bir anlamda yaşadıklarının provasını oynuyor filminde. Sigaraya başlaması, alkolle tanışması ve hatta ilk öpüşmesine varana dek hayatının her anına dahil oluyoruz böylece. Bu arada küçük Mason’ın fotografla tanışması da filmin fikrine katkı sağlayan başka bir ayrıntı olarak çıkıyor karşımıza. Akan zamana karşı koyabilmenin bir başka biçimi de zamanı kaydetmektir belki de. Mason, makinesiyle sürekli olarak fotograflar çektiği için, ‘anı  yakalamadan yaşadığı’ eleştirisine bile maruz kalır. Oysa “an’ı yakalamak” sanılan öğretinin çoğu zaman “an’a yakalanmak”  olduğunu bilecek kadar büyümüştür Mason. Filmi izlediğimiz süre içerisinde oyuncular dışında zamanla değişen bir başka isim daha var ki o da yönetmen Richard Linklater. Gündelik hayatın ortasındaki bir insan olarak yaşadığı değişimlerin yanı sıra, yönetmen olarak tecrübe ettiği tüm olaylar da bir şekilde filme yansıyor şüphesiz. Buna dünya görüşünü de dahil edebiliriz, sanatı için gerekli olan teknik bilgisini de… Her durumda, değişen dünyanın değişmez bir parçası olarak var oluyor yönetmen. Bu düşünceler filmin ortalarındayken aklıma doluşunca, yönetmenin filminin de çekilmesi fikrine yoğunlaştığımı hatırlıyorum. Böyle bir sinema deneyiminin ilginç olabileceğini düşünürken maalesef bu konuda bir ilk olamayacağımı, böyle bir projenin de mutlaka birilerinin aklına gelmesi gerektiği ihtimalini kabul ediyorum tabii. Ve yine tamamen çağrışımlar sonucunda bu düşüncelerim Charlie Kaufman’a kadar uzanıyor. Başrolünde Philip Seymour Hoffman’ın oynadığı “Synecdoche, New York” filminde bir tiyatro yönetmenini canlandıran Hoffman, hayalindeki oyunu gerçekleştirmek için yıllarca uğraşır ve oyununu kusursuzca sahneleyebilmek uğruna birlikte çalıştığı oyuncularla neredeyse bir ömür tüketir. Bu oyun sırasında da zaman ilerler, insanlar değişir ve yaşlanırlar. Elbette Boyhood’da olduğu gibi zamansal bir gerçeklik yoktur ama yine de fikir bazında aralarında yakın bir bağ olduğu söylenebilir. Çağrışımlar konusunda Salvador Dali’ye kadar bile uzanıp, o meşhur eriyen saatleri anımsamak da olası tabii. Fakat her durumda zamanın hızla geçtiğini, saatleri ayarlayıp an’ı durdurmanın mümkün olmadığını ifade ederek yeni bir çağrışım kapısı açmakta da bir sakınca yoktur sanırım. Bu arada, kesin olmamakla beraber, Richard Linklater’ın bir sonraki projesinin müjdesini vermenin de tam sırası! Evet, Boyhood’un devam filmi olarak çekileceği rivayet edilen Manhood’u beklerken de zaman tüm hızıyla ilerleyecek ve biz şu anı hatırlayıp zaman denilen olgunun ne derece sahici ve etkili olduğunu bir kez daha hayretle anlayacağız.

Morphine’le Henüz Tanışmamış Olanlar İçin Tek Şarkılık Kaçırılmayacak Fırsat

morphinehttps://www.youtube.com/watch?v=2n7yOkeFJMM

” On 6-6-66 I was little, I didn’t know shit

And on 7-7-77 eleven years later still don’t know any better

By 8-8-88 it’s way too late for me to change,

And by 9-9-99 I hope I’m sitting on the back porch, drinking red wine, singing: ‘Ohhhhhh french fries with pepper! Ohhhhh french fries with pepper!’ “

*               *

  *

” 6-6-66’da küçüktüm, bir boktan haberim yoktu,

Ve 7-7-77’de, 11 yıl sonrasında hala bir bok bilmemeye devam ediyordum,

8-8-88’de değişmek için artık çok geç kalmıştım,

Ve 9-9-99’da umarım arka bahçemde oturup kırmızı şarabımı içerken ‘Ohhhhhh french fries with pepper! Ohhhhh french fries with pepper!’ şarkısını söylüyor olurum. “

Bahsi geçen şarkıda Mark Sandman, 99 yılının Eylül ayını hayâl ederek söyler şarkısını ve fakat 99 yılının sıcak bir Temmuz gününde, üstelik bir konser sırasındayken, kalp krizi geçirerek veda eder hayata.

Sarı Şey*



buuuu

Yaklaşık yirmi beş yıla dağılan bir şiir skalasında hep en belirgin, yetkin ve atak bir şair olarak Türkçe şiirin ses bayrağına o enfes rengini veren küçük İskender, sıkı şiirlerden oluşan yeni kitabıyla yine edebiyat sahasının en ön safında yer alıyor. Basımları tükenmiş eski kitapları ve tüm yeni kitaplarının Sel Yayıncılık’tan derli toplu bir biçimde piyasaya sürülmesiyle koleksiyonerleri de sevindiren, bir dizi kitapla karşımıza çıkıyor şair. Bu külliyatın en son kitabı temmuz 2010 itibariyle Sarı Şey oldu. Dergilerde yayımlanan ve ilk defa kitapla beraber okura sunulan şiirlerden oluşan Sarı Şey, şairin şiir gecelerinde, söyleşi ve eş dost muhabbetlerinde yer alan yakın fanatiklerinin uzun zamandır beklediği bir kitaptı aslında. 112 sayfaya yayılan bu özel kitap, şairin tüm yapıtları içinde çok seçkin bir yer buluyor kendisine. Kitaplarına koyduğu adlarla okurun merak ve hevesini gıdıklayan şair, bunu yaparken aynı zamanda bu güçlü imgeler aracılığıyla kitabın esas ‘fikri’ni bir bakıma ilan etmiş oluyor. Sarı Şey, evet, temel olarak bir ‘sarı’ya dayanmakta. Ve fakat bu imge güneş’ten, ışık’tan feyz aldığı kadar; gökkuşağı’na, bahar’a ve hatta ateş’e bile dokunmakta. Buradaki ‘şey’, bir belirsizlik anlamında kullanılan söz, nesne olduğu kadar, aynı zamanda eşyanın tekil haline uzanan bir anlam oluşturuyor. Yani Sarı Şey, belirsiz sarılar kadar, tekil eşya’nın, tek olan o eşya’nın, özel ve öznelliğini de vurguluyor.

Sarının cazibesi beraberinde romantizmi de getirir savrulan sonbahar yaprakları eşliğinde. Bu pastelliğe kapılmaya meyilli olan okura sarı ışığı, yani ‘ikaz lambası’nı ilk şiiriyle yakıyor küçük İskender. Evet, ‘Ucube’ diyerek yakıyor kandilini perdenin ardındaki şair. Ve gölge oyunu başlıyor…

‘Ey Devlet, beni de Ötekileştir!’ dizesiyle açılıyor kitap. Elbette sarı sıcak bir kitap için ters köşe bir hamle. Şok, giderek şiddetlenmekte:

‘Ey Devlet, beni de Başkalaştır!/ Çünkü başkalaşan, sana benzemeyi bırakmıştır./ Ey Devlet, beni de Yabancılaştır!/ Çünkü yabancılaşan, neden sevilmediğini anlayacak kadar/ düşünmeye başlamıştır./ Ey Devlet, beni de Farklılaştır!/ Çünkü farklılaşan, rasyonel evrimin yolcusudur./ Ey Devlet, beni de Dışla!/ Çünkü dışlanan, içerden çıkmış ve yeni şeylerle karşılaşmanın/ heyecanına kapılmıştır.”

İlk paragraf, baş harfi büyük yazılan herhangi(?) bir devlete hitaben yazılan mini bir manifesto niteliğinde. Bu ilk şokla beraber, ikinci paragrafta bir seri katilin sözlerini anımsatan şair, yaydığı bu sarı şey’le (ışık, sıcak, ateş?) okuru terletmeye başlıyor şimdiden. Satır aralarında anarşizmin yükselen sesini işiten ve Devlet’le bir itişme halinde olan bu sözcüklerin gücünü hisseden okur, ‘ucube’ gibi bakakalıyor elindeki o sıcak sarı şey’e ve ötekileşenler/başkalaşanlar arasında bir kimliği üstlenmeye mecbur hissediyor kendisini. Seri katillerle ilgili yargıları Devlet adı verilen o şey’e karşı ve onunla birlikte sorguluyor şair. Birörnek olup etkisizce yitip gitmektense, her daim hareket halinde olup kendisine ‘ucube’ denilmesini yeğlemekte. Kitap, bir diğer büyük şiirle, ‘Büyük Ortadoğu Şiiri’yle akmaya devam ediyor… Faşizmi uzaklarda aramaya gerek yoktur, burnunuzun dibidir faşizm bazen. Yaşadığınız yerde, yaşamak istediğiniz yerde; nihayetinde yaşanılan her yerde biraz faşizm vardır zaten. Şair bu duruma, ‘kedi köpek mamasıyla bebek mamasının aynı rafta satılması’ trajedisi üzerinden dikkat çekiyor. Kyoto, soykırım ve katliamlar da nasibini alıyor bu şiirden; 27 Ocak 1299 ile 23 Nisan 1920 tarih ve sayılarının analitik/politik çakışmasıyla doğan tüm değer(sizlik)ler de… İdeolojilerini renkleri üzerinden temellendiren kola markaları da nasibini alıyor bu şiirden; ‘en az 3 çocuk’ gibi bir parmak hesabı üzerinden ülke kaderini doğrusal olmayan çizgilerle çizen bir zihniyet de… Tüm bu tuhaflıkların ertesinde, tezgâhtan geçen her malı okutan bir ‘kasiyer’, oturduğu yerden dişlerini göstererek gülümsemekte. Üretilen her ürün gibi, öğretilen değerler de artık kasiyerin önündeki o şerit banttan geçerek tükenmekte. Kim mi kasiyer? Büyük Ortadoğu Şiiri’nin içindeki o çok meşru ve aynı zamanda ‘derin’ olan kasiyer kim mi? Şu dizeleri kuruyor şair: “ve milyonlarca insana hâlâ masum gelen/ o ‘linç’ denen afrodizyak kelime/ anayasanın değiştirilemez maddelerinden biriyse/ Eve dönerken fare zehiri ve che portreli tişörtler almalı/ Nâzım almalı, kutsal kitap almalı, kredi kartı almalı, almalı almalı/ hep hep almalı/ kasiyere göre!” Faşizmi uzaklarda aramaya gerek yoktur; burnunuzun dibidir faşizm bazen. Hatta oyunun bir parçasıdır; burnunuzdur faşizm bazen!

Büyük Ortadoğu Şiiri, kapanışındaki bir renk imgesiyle aslında esas tehlikeyi işaret etmekte. Bu renk, tastamam bir yeşildir! Şöyle kapanır şiir: “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak, ancak/ yine de belleğimde kurttan kurt bir düşman var,/ yepyeşilden daha beter/ yeşil mi yeşil bir endişe!” Evet, okurların henüz işin başındayken ‘sarı ışık’la ikaz edilmesi; onlara ‘yeşil ışık’ı göstererek “buyurun geçin” diyenlere tepkisini belli etmesi içindir!

Kitap, üçüncü büyük şiirler devam ediyor: “Bir melek satın aldım.” Yaşadığı yerküreye kendini dahil ve sorumlu hisseden bir şair bilinciyle bu güzel şiiri iki özel kişiye ithaf ediyor küçük İskender: Yunanistan’da bir polis kurşununun öldürdüğü 16 yaşındaki Alexandros Grigoropoulos ve George Bush’a ayakkabılarını fırlatan Muntazar El Zeydi’ye. İki isyancının, iki haklı anarşistin unutulmadığını ve unutturulamayacağını bu şiiriyle gösteriyor şair ve şu güçlü dizeyle selamını gönderiyor 16’lık Alexandros Grigoropoulos’a:

“Bana göre aynı göz hizasında hâlâ, sosyalist bir piyanist/in/ parmak boylarının eşitliği/ ile polis kurşunuyla devrilen yunanlı anarşist çocuk olmak,”

Şu iki dizeyle de bir ayakkabının imgesel ve de reel gücüne işaret ediyor: “yahut bir arabın ta Amerika’ya fırlattığı ayakkabıyız/ ya da altı delik bir ayakkabı Hrant’ın ayağında..”

Kitabın sertliği dördüncü şiirle birlikte biraz ‘yumuşama’ya başlıyor. Siyaha sızan bir koyu sarıyla açılan kitap, açık ve hatta uçuk sarıya doğru yol alıyor şiirler ilerledikçe. Bu ikinci kısım şiir dizisinin ilki ‘Senden hâlâ bir haber yok’ adlı şiir. Duygusal bir hisle okunmaya müsait olan bu şiirden sonra okuyucuyu hiç de rahatlatmak niyetinde değil şair. ‘Ağız Ağrıları’ adlı 4 bölümlük uzun bir şiirler okuyucu hâlâ tetik altında ilerliyor! Özellikle ‘kertenkeleler portakallar’ başlıklı şiirde sarı imgesi biraz daha renkleniyor. Terk etmeye yatkın bir hayvan olarak kertenkele ve karşısında tek hücreli, güçlü, sarı bir portakal. Kertenkelelere, ama bir parçasını bırakarak terk edenlere şöyle sesleniyor şair: “sayısız/ sayısız kertenkele kalabalığında an olup kaybolmayı unuttum.”

Kitap içinde her okuyucunun favorileri elbette farklı olacaktır. Fakat kendi payıma, takıla takıla okuduğum, dizelerinin sahici sihrine kapıldığım birkaç şiirin başlığını vermekten geri durmayacağım. Bu uzun listenin ilk üçü, girişte bahsi geçen şiirler elbette. Peşi sıra gelenlerse ‘sapa’, ‘remix dualar’, ‘entelektüel itiraf’, son zamanların en sıkı aşk şiirlerinden ‘sessizlik bantı’ ve küçük İskender’in fenomene dönüşen kült şiirleri arasına gireceğinden emin olduğum ‘leonardo’. Kitabın bir diğer özel şiiri de “Çocuklar hep gülsün, hayata hiç karışmasınlar/ Çocuklar hep güzel, devletle hiç barışmasınlar” dizeleriyle sonlanan “Bir Mayıs’ta Çocuk İşçiler Marşı” adlı şiir. Sonuçta entelektüel itirafların solan sesinde de, çocuk işçilerin pörsümüş tulumlarının tutmayan yamalarında da, leonardo’nun saçlarında da o ‘sarı şey’ inceden ışımakta. Bu arada nefes aldığı, o şahane şovunu sarf ettiği şehrini de unutmuyor şair yine. ‘Cop sağanağı altındaki’ kenti, 2010’un ‘travma başkenti’ ilan ediyor!

Ve koşu bitiyor… Kitaptaki “Sen ve Ben.. Hangimiz Üçüncüyüz Burada” adlı son şiir, Oğuz Atay’ın “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” sorusuna koşut bir uzamda üçüncülük basamağını boş (okuyucuya?) bırakıyor. Koşu sonunda göğsündeki gümüşî madalyasıyla şair ikincilik basamağında. Birinciliği, yani o sapsarı altını kazananın malûm ‘sarı şey’ olduğunu belirtmeye ne hacet! Evet, koşu bitiyor. Bitiyor ve fakat şimdi üçü de aynı yekpare platformda yerini alıyor!

“Sen ve Ben.. Hangimiz Üçüncüyüz Burada” kitabın son şiiri ama son dizeleri değil. Kitabın kimi yerlerine koyu renklerle yazılmış haiku ruhlu dizeler serpiştirmiş şair. Bu dizelerin belki de en hasını sona saklayarak şöyle özetliyor tüm bu evreyi: “çıplağım, sevme beni”. Dobra olan, hakiki olan, yani çıplak olanı sevmenin zorluğuna dikkat çekiyor şair.

Türkçe şiirin yaşayan sayılı şairlerinden olan küçükİskender, bu kült kitabını şiir literatürüne sarı bir uyarma/hatırlatma kâğıdı edasıyla iliştiriyor! Ve şair, sararan her hatıra kadar canlı; şiiriyse, ışıyan her ‘sarı şey’ gibi “sahi” kalıyor…

*Bu yazı Varlık dergisinin Kasım 2010 tarihli sayısında yayımlandı.