İfşâ*

ink-Party-

Hayat, kaygı ve kayıplardan mı ibarettir?

Mesele, birtakım şeyleri dile getirmekse, bazen kelimeler değil diller, zihinler, bireyler çaresiz kalır. Yaşadığınız sosyal hayat, size sonsuz sayıda konu başlıkları sunar ve fikir sahibi olduğunuz yalnızca birkaç başlıktan sizi sınar. Bu duruma sosyal insanın verebileceği tepki nihayetinde içgüdüsel olacaktır: Susmak…

Susmak eylemi veya eylemsizliği, her alanda kendini var eden öğretilmiş ve dolayısıyla ezberlenmiş bir olgudur. Bu, toplumları bir arada tutan yegâne şifredir. Duygusal tüm büyük veya küçük felaketlerin altını kazıdığınız zaman suskunun sihrini hissedebilirsiniz. Bazı kavramlar yaşamınıza etki ettikleri ölçüde yaşarlar. İnsan bedeninin içinde vücut bulan her duygu, bir yere kadar sınırlandırılmıştır. İçeride, büyük tepkimeler yaşanırken dışarı sunulan ifadelerde hep bu yüzden biraz eksiklik ve yetersizlik görülür. İşte tam da burada devreye ‘yerinde’ kelimesi girmiştir. Yerinde kahkaha, yerinde öfke, yerinde eğlence, yerinde saygı, yerinde susmak… Edep başlığı altında toplumun altın maddeler halinde sıraladığı bu konular maalesef ki özgür ve kararlı bir birey meydana getirme konusunda insanlığı yerinde saymak’tan öteye taşıyamamıştır. Bir eylemi kararında bırakmak, sizi hiçbir zaman sınıra götüremez. Bırakın sınırın ardını, sınırın kendisi bile sırlarla dolu. Kararın ne olduğunu bilebilmek için en azından sınırları şöyle bir yoklamanız icap eder. Aksi yönde hareket eden her ‘tehlikeli’ birey kadar siz de sınır dışı edilirsiniz, en fazla. Ama bu sınırı geçtiğinizi ve sınırın artık ne olduğunu bildiğinizi gösterir. Bu, yerinde bırakmanın ne kadar da yersiz olduğunu size gösterir. Belki de bu, susmanın size hiçbir zaman kazandıramayacağı yeni bir erdemi size hediye eder: İfşâ.

Yeni moda algı, ahlâk ve teknik gibi kimi konularda ne kadar ileride olduğumuzu işaret etmek için ‘dünümüz’ ve ‘günümüz’ koşullarından bahseder. Yani bir nevi karşılaştırmalı hayat muhasebesi… Toplum tekelindeki ahlâk, kıyaslamalarla yürüyen sistem taktiğinin bir parçasıdır. Bireye indirgenmiş, birey bazında incelenmiş hiçbir konuda, birey asla söz sahibi değildir. Bu yüzden konunun dünü veya bugünü karşılaştırması bireyi bir adım ilerletmeyen ters bir orantı hesabıdır.

Kişi, içinde bulunduğu topluma göre değil, içinde bulunduğu çöküntüye göre hareket etmek zorundadır artık.  Susmanın ne olduğunu çok iyi bilen birey, şimdi susturmak uğruna yol almalıdır. Susmak ve susturmak arasındaki iki uzun yol arasında, kendi cephesinde ve kendi cephanesiyle karşı koymayı bilmelidir. Susmaktan ötede, susturmaktan beride durmalı, susmamak için ayakta kalmalıdır.

İnsanlar, ikili veya çoklu ilişkilerinde anlaşabilmek ya da uzlaşabilmek için telepati yöntemine başvurmazlar. Rasyonel mantık, konuşmayı, ifadeyi gerektirir. ‘Anlaşılamamak’ meselesi yetersiz kalma halini karşıladığı gibi çoğu zaman da ‘gizli veya atlanmış deha’yı tanımlamak için de kullanılagelmiştir. Sustuğu için atlanmış on binlerce deha olduğunu zannetmiyorum. Burada konu başlığı sanatı da gündelik yaşamlarımızı da kapsıyor aslında. İfadeye yeltenmeyen veya ifadesinde eksik bir kişi, sanatında dâhi olamadığı kadar, çevresindeki ilişkilerinde de maalesef sahi olamamıştır. Ya da sahi olmak iyi niyetinde bulunsa bile, kimi yetersizliklerinden ötürü bunu başaramamıştır. Görülüyor ki her iki durumda da ifade, büyük önem taşıyor. Fakat esas mühim olan tepki, susmamaktır. Doğru ifade, susmamak eyleminin destekleyicisi olabilir belki. Çünkü anlaşılamamak veya yanlış anlaşılmak birbirinden çok farklı iki durumu ifade eder.

Bireyse, kimliğiyle vardır. Kimlik, kim sorusuna verilecek cevaplar bütününün yer aldığı isimliktir. Devletin, üzerinde on bir hanelik vatandaşlık numarasının yer aldığı kartı size vermesi ve sizden bu kartı sürekli yanınızda taşımanızı istemesi, bir kimliğinizin olduğunu ifade etmez. Çünkü o kartta, seri numaranız dışında, hakkınızda yirmi adet soru sorulmuş ve bu sorulara yirmi adet kesin cevap bulunmuştur. Bu yirmi soru ve cevap sizi en fazla vatandaş yapar. İnsan olmak için sorulması gereken soru sayısı hakkında devlet bir fikir sahibi değildir. Kendimizi bu yirmi soru ve cevaptan ibaret saymayıp, yirmi birinci soruyu sormaya başladığımız zaman vatandaşlıktan çıkıp(?) birey olmaya doğru yol alırız. Bu başlangıç sorusu, belki de sizin mahremiyetinizi bozacak ilk soru olacaktır. Soyadınız, cilt numaranız ve kimliğin size veriliş nedeni gibi resmi sorulardan sonra size sorulacak olan en sevdiğiniz sulu yemek, evcil hayvanınızın adı, göz bebeğinizin rengi veya sol elinizin orta parmak uzunluğu gibi bir soru, sizi birey olmaya, yani artık susmaktan kurtulup konuşmaya başlamaya sevk edecektir. Kimliğiniz, şimdi önem kazanacaktır. Bir birey olarak hayattaki yeriniz ve ödeviniz bir anlam bulmaya başlayacaktır. Savunmadan sıyrılıp saldırıya geçmeniz an meselesidir. Çünkü artık sizden konuşmanız beklenir, sizden hareket, sizden eylem, sizden pratik istenir. Artık ifşâ halindesinizdir, sizden cesaret beklenir.

*Bu yazı ‘Queer Dosyası’ başlığı altında hazırlanan, Temmuz-Ağustos 2012 tarihli “bireylikler” dergisinin 45. Sayısında yayımlanmıştır.

Birdman’in önlenemez yükselişi

1

Alejandro González Iñárritu’nun parlak kariyeri, sinemaya heves etmiş her sinefilin malumudur. Paramparça: Aşklar Köpekler, 21 Gram, Babel ve Biutiful’dan sonra şimdi de Birdman ile şaşırtmaya devam ediyor yönetmen. Esasında çok önceden beri beklenen Oscar ödülünü de uzun bir gecikme sonucu Birdman’le aldığını ve ödül dağılımına bakıldığı zaman gerçek bir övgüyü hak ettiğini söylemek abartı olmaz. Alejandro González Iñárritu 87. Oscar Ödül Töreni’nde; En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Uyarlama Senaryo ödüllerini alarak, gerçekleşmesi hayli zor bir başarıya imza atmış oldu böylelikle.

İlk üç filminde senarist Guillermo Arriaga ile çalışan Iñárritu, son iki filminde hem senarist hem yönetmen olarak karşımızda. Uzun süre birlikte çalıştığı Guillermo Arriaga’yla yollarını ayırmasının, elbette sinemaya bakışında önemli bir merkez olduğunu söyleyebiliriz. Bu değişim, Alejandro González Iñárritu sinemasına büyük katkılar sağladı elbette. İlk olarak, belirgin bir tarz değişikliğini tercih etti yönetmen. İlk filmleriyle kıyasladığımız zaman bu değişimin en net örneği Birdman’dir. İç içe geçmiş öykülerin bilinçli veya rastlantısal olarak filmin bir yerinde karşılaşması, yönetmenin en bilinen anlatım biçimidir. Bu tuhaf kurgu yöntemi, seçilen öykülerdeki dramatik havayla birleşince ortaya elbette izlemesi oldukça keyifli ve bir o kadar da güç bir sinema harikası çıkıyor. Özellikle müzik kullanımı açısından oldukça cimri olan Iñárritu yine Birdman’le bu geleneğini de bozuyor.

Bunların dışında,  yine birçok teknik yöntem ve sinematografi anlayışındaki değişimler, son filmi Birdman’le ortaya çıkıyor tabii. Sanırım genel izleyicilerden ziyade jüri üyelerinin daha çok beğendiği ‘tek plân’ uygulaması, bu değişimlerin en başında geliyor. Açık bir ifadeyle, filmin bütününde karakterleri yakinen takip eden hareketli kamera, bizlere, montajsız ve dolayısıyla hilesiz bir öykünün ortasında olduğumuz hissini veriyor. Araya hiçbir ‘atlayan görüntü’nün girmesine fırsat vermeden tek ve uzun bir anın ortasında, kurgusuz bir gerçeklik algısıyla izleriz filmi.

Bir diğer biçimsel özellik de, müzik seçimi ve kullanımında ortaya çıkıyor. Davul sanatçısı Antonio Sanchez’in filme katkısı bu anlamda çok büyük. Filmde fiziken, yani ‘oyuncu’ ve ‘müzisyen’ varlığıyla da yer alıyor Sanchez. Büyük tiyatro salonunun koridorlarında veya kulisinde gezinirken, fonda sürekli olarak Antonio Sanchez’in eşsiz davul performansını işitiyoruz. Filmin büyük bölümünde yer alması sebebiyle, müzik kullanımında cömert olduğu söylenebilir yönetmenin. Tür olarak caz müziğini, caz tınılarını seçmiş olmasıyla da farklı bir kanala giriş yapıyor aslında. Filmin esas hikâyesiyle oldukça uyumlu bir tercih tabii bu durum.

Biçimsel özelliklerden çıkıp içsel özelliklere geçecek olursak ana fikrin, keskin humour kokan hikâyesiyle filmde canlı bir organizma gibi durduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Alejandro González Iñárritu’nun, dram ağırlıklı eski filmlerine kıyasla böylesine eğlenceli bir dil ve hikâye yapısı kurmasını hayranlık ve merakla karşıladığımı söylemeliyim.

Filmin iskeleti, bir dönem Birdman serileriyle büyük bir şöhrete kavuşmuş olan Riggan Thomson’ın yıllar sonra Broadway’de, Raymond Carver’ın kitabından uyarladığı What We Talk About When We Talk About Love (Aşk Konuşurken Ne Konuşuruz) adlı tiyatro oyununu sahneleme sürecidir. Filmin en etkili yönlerinden biri, bu sürece tanıklık ederken elbette karakterin derinliğine inerek, insanın böyle trajik bir olay karşısında yaşadığı tüm duyguları gerçek bir empati duygusuyla hissedebiliyor oluşumuz. Tam da bu noktada, Riggan karakterini canlandıran Micheal Keaton hakkında bir ön bilgi vermek gerekiyor sanırım. Genç yaşlarda oynadığı TV dizilerini saymazsak, ilk önemli rolünü Tim Burton imzası taşıyan, 1988 yapımı Beetlejuice filminde almıştır oyuncu. Keaton, ağırlıklı olarak komedi filmlerinde yer aldığı için uzun yıllar hep komedi oyuncusu olarak bilindiyse de, Tim Burton’un riskli kararıyla ertesi yıl Batman filmine dahil olup Bruce Wayne karakterini başarılı ve dramatik bir biçimde canlandırmıştır. Aynı başarısı 1992 yılında çekilen Batman Returns filminde devam etse de, bu filmlerden sonra kendini hatırlatacağı ve yeteneğini rahatça sergileyebileceği uygun bir yapım bulamaz Keaton. Eskide kalmış ve dolayısıyla unutulmuş ustalara, filmlerinde küçük de olsa roller vererek onları tekrar gün ışığına çıkarmasıyla bilinen Quentin Tarantino’nun 1997 yapımı Jackie Brown filmine kadar vasat diyebileceğimiz yapımlarda yer alan Micheal Keaton, şimdi eski şöhretine biraz daha yaklaşmıştır. Bu durum elbette kısa sürmüştür ve Keaton, 2014 yılına kadar ‘eski ünlü’ olarak hayatına devam etmiştir.

Bu gerçek hikâyeyi göz önünde bulundurursak, Micheal Keaton’ın Birdman filminde canlandırdığı Riggan karakteriyle ne ölçüde paralel bir hayat yaşadığını da anlamış oluruz. Üstelik Batman filmlerinin devamı niteliğinde çekilen bir başka yapımda yine Keaton ismi üzerinde durulmasına ve oyuncuya oldukça yüksek bir meblağ teklif edilmesine rağmen, Micheal Keaton bu teklifi reddetmiştir. Filmdeki Riggan karakterinin esas meselesiyle benzer bir çelişki içindedir çünkü gerçek hayattaki Keaton.

Birdman’e dönecek olursak, Riggan Thomson’un, hayalindeki oyunu sahnelemesi sırasında yaşadığı tüm deneyimler, bir anlamda hayatının özeti ve sonucu olmuştur diyebiliriz. Riggan’ın bilinç akışı filmin başından itibaren iki kanalda ilerler. Bir yandan, onu paraya ve şöhrete rahatça ulaştıracak, fakat bunu gerçekleştirirken sanatsal kaygılardan uzak tutacak kolaycı bir Riggan dolaşır zihninde. Diğer yandan da, gerçek bir sanat eserini ortaya çıkarmak adına, belki de hayatının bedelini ödeyerek büyük sıkıntılarla tanıştıracak olan bir başka Riggan… Elbette nitelikli bir eseri sahnelemek için çaba gösteren Riggan daha ağır basar ve bin bir güçlükle bu emeline ulaşır. Riggan’dan sonra bir başka karakterle tanışırız. Edward Norton’un canlandırdığı Mike Shiner, şöhret sahibi bir aktör olarak hikayeye dahil olur. Beceriksiz oyuncu kadrosuyla pek ümit vaat etmeyen bu tiyatro ekibine taze bir kan gibi gelir Mike. Üstelik alışılmışın dışında bir oyunculuk metoduyla da hayli ilgi çeker. Doğaçlama tekniğiyle oldukça gerçekçi performanslar sergileyen Mike, Riggan Thomson’ın dikkatinden kaçmaz elbette. Hatta filmin bir sahnesinde Mike ve Riggan bu gerçekçilik meselesine kendilerini iyice kaptırıp tatlı sert bir kavgaya bile tutuşurlar. Riggan bu kavga sırasında, eğer isterse ne denli gerçekçi bir aktör olabileceğinin ispatını yapar aslında. Ki zaten, Mike’tan daha ‘gerçek’ bir aktör olduğunu da filmin sonlarına doğru herkesin önünde gösterecektir. İkisi arasındaki bir diğer eğlenceli sürtüşme de Riggan’ın, kendisini bir Raymond Carver uyarlaması yapmaya iten gerekçeyi belirttiği sırada yaşanır. Riggan henüz okul sıralarındayken amatör bir tiyatro piyesinde rol alır ve izleyiciler arasında Raymond Carver da vardır. Riggan’ın anlattığına göre Carver bu samimi oyunculuktan o kadar etkilenir ki, bir peçeteye bu görüşlerini yazarak Riggan’a ulaştırır. Ondaki bu ışığın böyle güçlü bir yazar tarafından fark edilmesi Riggan’ın çok hoşuna gider ve bu anlamlı peçeteyi yıllar boyunca saklar. İşte bir Carver metnini sahnelemek de bu hatıranın bir uzantısıdır onun için. Bu etkileyici hikayeyi dikkatle dinleyen Mike Shiner  sonunda dayanamaz ve kahkahalar atarak, bu yazıyı yazan Raymond Carver’ın oyunu izlediği sırada alkollü olduğunu, ki sürekli alkol kullandığını ve zaten böyle hoş bir teveccüh yazısını peçeteye yazdığına göre o sırada kesinlikle körkütük sarhoş olduğunu ifade eder.

Filmden edindiğimiz bir alt bilgiye göre Riggan, içindeki bu oyunculuk aşkı için kızını ve eşini bile ihmal edecek kadar tutkulu birisidir. Tam da bu noktada, Yavuz Turgul’un Gönül Yarası adlı şahane filmindeki Nazım karakteri gelir akıllara. Bu durum sanatın ve sanata duyulan o içten bağın ne derece kuvvetli ve kopmaz olduğunu, böylesine yoğun bir tutkunun aslında çok evrensel olduğunu göstermek için de gayet güzel bir neden. Tabii bu arada Riggan’ın, özellikle kızıyla olan iletişimi hayli sorunlu. Güncel medyayı yakinen takip eden ve belki de tüm yaşamını bu sosyal çevresi ekseninde idame ettiren kızı Sam, tüm bunlardan uzakta bir hayat sürmekte olan babasıyla çelişir. Fakat tüm gerçekliği ve çıplaklığıyla var olan Mike Shiner’a da gizliden gizliye bir hayranlık besler. Sam Thomson, sosyal medyadan kopuk bir hayat sürdürdüğü için babasıyla hep kavga halindedir. Ta ki Riggan’ın başından talihsiz bir olay geçinceye kadar. Riggan, oyunun seyircili genel provalarından birinde, kuliste sırasını beklediği bir anda sigara içmek üzere tiyatro binasının sokağa açılan kapısını aralar ve üzerindeki bornozuyla beraber bir müddet derin düşünceler eşliğinde sigarasını içer. Ağır kapı kendiliğinden kapanır ve Riggan’ın bornozunun bir kısmı kapıya sıkışır. Bornozunu kurtaramayan Riggan ondan vazgeçer ve iç çamaşırıyla sokağa dalıp binanın ön kapısına varmak üzere koşmaya başlar. Sokağı hıncahınç dolduran kalabalık, bu eski ünlü oyuncuyu tanır ve ‘gerçek’ bir performans olarak yorumladıkları bu zorlu koşuyu kayıt altına alırlar. Kısa süre içerisinde binlerce kişinin izleyeceği ve tüm sosyal medyayı kasıp kavuran bu görüntüler elbette kızı Sam’in hoşuna gidecek ve babasıyla arasındaki buzları eritmesinden de öte, onunla gurur duymasını bile sağlayacaktır.

Kitleleri etkilemenin sırrını bir anlamıyla keşfeden Riggan için şimdi sırada başka bir tarihi olay vardır. Oyun sırasında kullandığı şaka tabancasını, bir defasında gerçek bir tabancayla değiştirir Riggan ve belki de filmin kırılma noktası tam da bu olaydan sonra gerçekleşir. Film süresince bilincinin gidip gelmesi veya sürekli devinim göstermesi dolayısıyla Riggan’ın hangi durumlarda gerçek/bilinçli, hangi durumlarda gerçek dışı/bilinçsiz düşünceler içinde olduğunu kestiremiyor oluşumuz, gerçek bir silahı kullanırken de hangi ruh durumunda olduğunu tahmin etmemiz konusunda bizi epey zorluyor. Filmin önemli bir kilit kısmıdır bu ikilem. Çünkü Riggan, oyunun sonunda şakaklarına dayadığı tabancanın tetiğini çeker ve yalnızca kırık bir burunla sıyrılır bu ‘şov’un içinden. İşte esas gizem burada yatmakta. Riggan, gerçekten de herkesin önünde intihar etmek istedi mi, yoksa şakağındaki namlunun açısını değiştirerek bu apansız şöhretini perçinlemek adına sansasyonel bir gösterinin içine mi girdi? Cevap her ne ise de, su götürmez olan gerçek, Riggan’ın mükemmel bir reji ortaya koyduğu ve oyunu izleyen herkesin takdirini kazandığı gerçeğidir.

Filmin, pencereden atlayan Riggan’ın yere mi çakıldığını yoksa yükselip uçtuğunu mu sorduran son sahnesi de bu anlamda oldukça etkileyici. Çünkü Riggan’ın kaldığı odaya az sonra gelen kızı Sam, babasını sedyede göremeyince açık pencereye yönelir. Önce yere doğru bakar ve bakış açısını yukarıya, göğe doğru çevirir. Sam’in yüzündeki gülümseme bir hayli manidardır oysa. İlk ihtimal, Birdman’in, trajik bir biçimde intihar ederek ölmesiyken, ikinci bir ihtimal de şanına yaraşır bir biçimde kanatlandığı ve uçarak göklere karıştığı ihtimalidir. Tabii Sam’in yüzündeki tebessümden,  hangi ihtimalin gerçekleştiğini anlamak biraz güç. Sam için bu durum, eğer Birdman göklere doğru uçup sonsuzluğa karıştıysa da trajikomik; yere düşüp kaldırım taşlarını boyladıysa da… Çünkü her iki durumda da Sam için, sosyal medya için, içinde yaşadığımız suni dünya ve gülünç gerçeklik için, benliğimizi ele geçiren bulanık bilincimiz için, hayatın komikliği ve benzersiz trajedisi için, algılarımızı keskin bir kıskaca sıkıştıran tüm bu görsel kirlilik için ve hatta cahilliğin umulmayan erdemi için büyük ve bulunmaz bir malzeme yatmakta.

3

Hayatboyu

Aslı Özge’nin ilk filmi ‘Köprüdekiler’, Yeni Sinemacılık anlayışının günümüze uzanmış eşsiz bir örneğidir.
Köprüdekiler, genç bir kadın yönetmenin ilk filmi olması dışında; İstanbul, Adana ve Ankara film festivallerinin tamamında En İyi Film ödüllerini alması bakımından da büyük bir önem taşıyor. Üstelik film dvd’sinin arka kapağına baktığımızda, birkaç yönetmenin Aslı Özge ve onun sineması için söyledikleri hoş cümleler var.
Kimler mi bu yönetmenler ve nelerdir onların hoş cümleleri, bakalım:”Aslı Özge’nin Köprüdekiler’i günümüz Türk Sineması’nın mücevheri. Türk toplumunun karmaşık yapısının yakından gözlemlenmiş, çok katmanlı, güçlü bir portresi. ”
FATİH AKIN, YÖNETMEN

” Özgün. Cesur. Sinemada çok yeni bir damar. ”
KUTLUĞ ATAMAN, YÖNETMEN

” Zarif ve çok katlı bir kararlılığa sahip bir biçim ile buyurgan olmayan bir çözümlemeyi biraraya getirebilmiş ender bir film. Tuhaf bir şekilde sahici ve spontane ama aynı zamanda her şeyin kıvrak bir zeka tarafından bütünüyle kontrol altında olduğunu hissettiren detaylar… ”
NURİ BİLGE CEYLAN, YÖNETMEN

” Yaşama böyle bir yerden bakıldığına daha önce hiç rastlamamıştım. ”
ZEKİ DEMİRKUBUZ, YÖNETMEN

Bu yazıları okur okumaz filmi merak ediyorsunuz zaten. Filmi izleyip beğendikten sonra da, yeni filmi bekliyorsunuz.

İşte ‘Hayatboyu’ böyle bir merak ve hayranlık durumundan sonra izlediğim Aslı Özge’nin yeni filmi.

Tarz, anlatım, oyuncu seçimi, kamera kullanımı, mekan, ses ve diğer her sinemasal ögelerle ilk filmden bir hayli uzakta Hayatboyu.
Tabii ilk filmin başarısına büyük katkı sağlayan bu ögeleri yeni filminde bambaşka bir biçimle kullanmış olması, filmi değersizleştirmiyor.
Özellikle hayatı yaşayış tarzları bakımından, tümüyle farklı iki kesimi incelemiş ve yorumlamış olması, filmler arasındaki uzaklığı veya bağlılığı güzel bir şekilde ortaya koyuyor.

Köprüdekiler’in belgesele yakın seyreden biçiminin aksine, Hayatboyu’nda daha kurgusal veya ‘tasarlı’ bir hikaye var. Fakat yine de, olağan hayatları olan bizlerin çok uzağındaki hikayeler bunlar.

Köprüdekiler, İstanbul’un otoyol yamacındaki perişan ailelerden bahsederken; Hayatboyu büyük bir varlık ve gösterişin ortasındaki küçük bir aile etrafında ilerliyor. Başarılı ve ‘isim yapmış’ bir mimarla, sanatsal sergilerde boy gösteren güçlü bir kadın var bu defa.
Bu açıdan bakıldığında, anlatım tarzları hikayeyle çok örtüşüyor.
Otoyolda çiçek satan çingene çocukların, kötü kokan ara sokaklarda karton toplayan delikanlıların hayatları elbette bir belgesel perspektifinde izlenebilir.
Hayatboyu’nun seçkin insanlarıysa, milimetrik tasarlanmış triplex şatolarında, ölçülü ve zarif bir yaşamın kucağındalar.
Ortak bir sıkıntının pençesindeler yine de.
Öyle bir sıkıntı ki, maddi iktidar veya başarılı bir iş hayatıyla bile aşılamayacak, kompleks ama esasında çok basit bir dert bu.

Her iki film de, bir kısırdöngünün özeti sanki.

Köprüdekiler, köprünün dışına çıkamayacaklar hiçbir zaman.
Ya o köprüde ezilecek veya köprüden atlamak zorunda kalacaklar.
Hayatboyu süren bir dışlanmışlık…

Her durumda, sıkıntının nedenini bilemeyecek ama o sıkıntının varlığıyla beraber yaşayacak olan insanların toplamı var.
Belki de iki filmin devam hikayesi, burada daha net ortaya çıkıyor.
Seyrettiğimiz hayatlar aslında hep Köprüdekiler’in hikayeleri.
Bir kısmı köprüde çiçek satar, bir kısmı çiçek almaya yanaşmaz.
Kırmızı ışıkta araçların camlarını silmeye çalışan çocuklarla, o araçların içindeki insanların buluştuğu bir yer olarak köprü, insanlığın mecburi birleşme noktası gibi.

Kişisel veya bütünsel yalnızlıklar hepsi.

Tesiri hayatboyu sürecek yalnızlıklar…

Atın akıbeti ya da zamanını beklemiş bir film

Bela Tarr, sonradan ve üzülerek öğrendiğim kadarıyla 2011 yılında İstanbul Film Festivali’nin konuk yönetmeni olarak Türkiye’ye geliyor.
Satantango(Şeytan Tangosu) filminin efsanesi zaten hep dillerdeydi. 8 saatlik bir filmi 12 planda çekebilmiş tuhafötesi bir adam..
İstanbul’da filmin galasına katılan seyircilere, yaptığı bu radikal filmi ‘beğenmeyebileceklerini’ belirterek onları bu şölenle baş başa bırakıyor. Zaten bu film Bela Tarr’ın jübilesi. Sinemayı bırakıyor. Ve beklentiler elbette en yükseklerde. Filme dayanamayıp salonu terk edenler olduğu kadar, film bittikten sonra uzun bir müddet kendilerine gelemeyenler de var. Gerçek şu ki, o akşam aynı salonda, aynı perdede akan o filmi Bela Tarr’la birlikte izleyemedikten sonra, bu şölenin tadı hep eksik kalacak.
Neydi Torino Atı’nın hikayesi, oradan devam edelim.
Öncesi elbette Nietzsche’nin hikayesi…
Şöyle ki; bir gün meydanda gezer iken Friedrich Nietzsche, yolun kenarında bir at ve o atın sahibine rastlar. Yerinden kımıldatamadığı atını kırbaçlayan adamın yanına yaklaşır Nietzsche. Ve ata sarılır, ağlar..
Hikaye bu kısmıyla çok da enteresan sayılmayabilir. Fakat o günden sonra Nietzsche’nin bir suskunluk dönemine girmesinin/suskunluk döneminden çıkamamasının ve izleyen yıllarda artık konuşmayan bir filozofa dönüşmesinin fişeği olarak sayılır bu rastlaşma hikayesi. Yaklaşık on yıl sonrasında da sessizce ölecektir Nietzsche.
Filmin çıkış hikayesi bu mudur, pek sayılmaz.
Sahne başlangıcındaki anlatıcı, kabaca bu olaydan bahseder, devamında şuna benzer bir güzel soruyu da ekleyerek: ” Bu olaydan sonra Nietzsche’nin akıbeti bellidir, peki ya atın? “
Hikaye, bu soruyla birlikte daha da izlenesi ve merak edilesi duruyor işte.
Uzun bir planla açılıyor film.
Rüzgarlı bir havada atıyla birlikte savrularak ilerleyen yaşlı bir adam vardır görüntüde. Yaklaşık beş dakika boyunca da aynı sahne devam edecektir…
Aynı evde yaşayan yaşlı bir adam ve onun genç kızının altı güne dağılan yolculuğu vardır hikayenin temelinde. Tabii birinci karakter olan atı saymazsak. Rüzgarlı bir bozkırın ortasında, ahşaptan bozma bir barakada yaşayabilme, daha doğrusu hayatta kalabilme mücadelesine tanıklık ediyoruz. Bu çetin hayatın ortasında, mümkün olduğunca az iletişim, az yemek, az duygu ve çokça bir çabayla devam ediyor günler. Çingene bir ailenin tehdit ve tahriğinden sonra evlerini bile değiştirmek zorunda kalıyorlar. Yeni bir barakada eski hayatlarına kaldıkları yerden devam ediyorlar.
Aslında hep aynı şeye devam ediyorlar, aynı şeyleri yaşayıp duruyorlar.
Peki nedir filmi, bence, bu kadar değerli ve özel kılan? Elbette yönetmenin bakış açısı…
Sinemasal sayılabilecek hiçbir numaraya başvurmadan kotarıyor filmi Bela Tarr. Oyunculuk, alışılagelmiş oyunculuklardan tümüyle farklı. Zaten aslında ‘oyunculuk’ bile yok filmde. Farklı çekim özellikleri yok, değişik kamera açıları yok, ‘estetik’ bir yorum katma telaşı yok, kurgu bütünlüğünü inandırıcı kılabilmek için uydurulmuş argümanlar yok, hele ki neredeyse her filmin olmazsa olmazı sayılan o ‘kırılma noktası’ yok!
Belki de oldukça bükülme noktası var.
Durağanlığı ve doğallığıyla insanı gerçekliğin tam içine yerleştiren fazlaca mizansen var.
Uzun planlar boyunca her sekansın içerisine sığdırılmış çok özel an’lar var…
Evet, yaklaşık üç saatlik bu filmde genel olarak bunlar var.
Dupduru bir hikaye, yalın gerçeklik, insanî bir yorum ve belki en önemlisi, hikayeye dahil olabilme, onunla birlikte yürüyebilme imkanı var.
İzleyen çok şey kazanmamış olabilir ama izlemeyen ne çok şey kaybetmiş olacak..
Atın akıbeti mi, belki de pek mühim değil…

Marquis de Sade olmak istiyorsanız, biraz daha çabalayın !

marquis-de-sade-yatak-odasnda-felsefe-1-638

“Yatak Odasında Felsefe”, Marquis de Sade’ın, görüşlerini çok rahatça ifade edebildiği ünlü bir romanıdır. Sanılanın aksine bu roman yalnızca seks eğitiminin gerekliliğini ve bu durumun doğallığını anlatmaz. Diyaloglardan oluşan bölümleriyle zaten farklılığını kanıtlamış olan bu roman, sürükleyici olmasıyla da başarısını iyice pekiştirir. Bir tiyatro metni gibi kurgulanmış bu yaratıcı teknikle iletilmek istenen her fikir rahat bir biçimde okuyucuya ulaşacaktır. Daha önce birkaç yazarın da denediği bu yöntem tek başına inandırıcılık konusunda yeterli olamaz elbette. Peki, nelerdir onu güçlü kılan diğer yan öğeler?
Öncelikle şunu belirtmekte fayda var; söyleyiş özellikleri ve elbette kelime seçimi okuyucunun üzerinde oldukça etkilidir.
Seçilen konuya göre yaratılan edebi dil, hikâyenin karşı tarafa geçebilmesi için belki de en önemli silahtır. Görsel bir dünyayı ifade edebilmek için betimlemelerin gerekliliği ne kadar şartsa, o dünyayı yorumlayacak kelimelerin seçimi de o oranda önemlidir. Yazar bu romanında, olgunluk çağlarındaki bir kızın cinsellik deneyimini-eğitimini anlatıyorsa, bu yazıdaki sözcüklerin tayini de seçilen konu başlığının ayarında olmalıdır. Tahmin edileceği gibi Sade oldukça özgür bırakmıştır sözcüklerini. Onları özgür bırakmak, arkalarını doldurmamak anlamına gelmiyor elbette. Satırında sırıtmayan her sözcük, yazarının başarısını kanıtlar çünkü.

Marquis de Sade, bu romanında mekân seçimi üzerinde fazlaca düşünmemiştir. Tasviri oldukça silik olan bu mekânda yaşananlar ve konuşulanlar zaten yapılmak istenen şeyi destekliyor. Sade, konuya heyecanlı bir diyalogla başlayarak okuyucuyu sondaki şölene hazırlar. Cinsellik konusu, özellikle bakire bir kızın bu öğretiyi kavramak için yaptıkları zaten genel okuyucu algısını okşamaya yeter. Bunun farkında olan yazar, sayfalar fazlaca ilerlemeden bu eğitimi detaylarıyla anlatır. Karşılıklı diyaloglarla ilerleyen bu öyküde anlatılan cinsellik öğretisi, her aşamasıyla yaşatılır genç kıza. Bu konuda her şeyi öğrenmeye açık olan kızın soruları tabii ki cinsellikle sınırlı değildir. Kitabın ilerleyen bölümlerinde, hayata dair sorular da yöneltilir eğitmenlere. Cinsellik temelinde ahlak ve erdem gibi yerleşik kavramlar yeniden ve oldukça farklı bir görüş açısıyla anlatılır kıza. Din, töreler, cinayet gibi her türlü konu başlığından söz açılır kitapta ve belki de kahramanının beynine giren yazar bu görüşlerini detaylıca anlatmaktan çekinmez. Özellikle din konusunda gerçekten uzunca bir söyleve girişir eğitmenlerden biri, Dolmancé karakteri. Ateizm felsefesi gibi çok hassas konuları detaylıca anlatır ve bu konudaki gözlemlerinden bahseder. Çeşitli ülkelerde yaşayan kabilelerden örnekler vererek görüşlerinin kişisel olmaktan çok genel bir değer taşıdığını vurgulamaya çalışır. Başarır da.
Aslında her konunun altında yatan sözcük ‘doğa’dır.
Bu sözcükten yola çıkarak yaratır felsefesini zaten Sade.
Doğanın dengesinin bozulamayacağından, bunu insanoğlunun dahi başaramayacağından söz eder. Her türlü tehlikenin arkasında doğaya ihanetin olduğunu savunur. Bahsettiği konular elbette ki yerleşik toplum kurallarının tam tersi yöndedir. Kendisi de aslında bu durumun farkındadır ve istediği belki de tam olarak budur: Okuyucuyu kışkırtmak, tüm kabul ettikleri inanışları bir çırpıda alaşağı etmek.
Bu düşüncelerini yeri geldikçe karakterlerine söyletir fakat diyaloglardan oluşan bir öyküde uzunca bir tirat atmak gerçeklik duygusuna uzak düşeceğinden bunun için de akıllı bir çözüm düşünür Sade: Kitabın bir yerinde genç kız eğitmenine, ahlâkın gerçekten gerekli olup olmadığını, ahlâk etkilerinin bir ulusun dehası üzerinde bir ağırlığı olup olmadığını sorar. Bu konuda hayli fikir sahibi olan sade bu uzun konuşmayı elbette ki karakterine söyletemez. Dolayısıyla o’na söylettiği şu cümleyle durumu kurtarır: “ Bu sabah yola çıkarken eşitlik sarayı’nda bir broşür satın aldım, başlığına bakılırsa, sizin sorunuza kesinlikle cevap verecek bir kitap…”

Evet, sözünü ettiği broşürün adı “Fransızlar, Cumhuriyetçi olmak istiyorsanız biraz daha çabalayın”.
Bu broşürü eline alan diğer eğitmen onu okumaya girişir. Yaklaşık kırk sayfadan oluşan bu broşürle Sade, ifade etmek istediği tüm fikirleri akıllıca bir yöntem sayesinde okura sunar. Dinler, törelerle ilgili uzun bir söylevdir bu ve aslında kitabın esas anlatmak istediği düşünceler bu satırlarda aranmalıdır.
Yazdığı yazılar dolayısıyla bir sapkın olduğu düşünülen sade her şeyden önce bir filozof ve antimilitarist bir kişiliktir. Bu yüzden “Yatak Odasında Felsefe” kitabı erotikten ziyade siyasî ve de felsefî bir romandır. Toplumun değer yargılarına saldırmak için kitabın alt metninde erotizmi kullanması, yazarın sapkınlığını değil, kıvrak zekâsını gösterir aslında. Sade, yazdığı açık saçık hikâyeleri eleştirenlere karşı cevap olarak şu cümleleri kurmuştur:

“Evet, ben bir libertenim, itiraf ediyorum, bu konuda akla gelebilecek her şeyi düşündüm; ama düşündüğüm, tasarladığım şeyleri elbette yapmadım ve kesinlikle de yapmayacağım.”
Bu cümleden de anlaşılacağı gibi Marquis de Sade yazdıklarıyla sapkındır aslında, gerçek hayatında uygulamaz bu fikirlerini. Zaten fikirler yüzünden etkilenerek davranışları değişen, bozulan kişileri de eleştirir Sade. Ona göre, istenirse iyilikler, kötülüklerin arasından çekip çıkarılarak özümsenebilecek değerlerdir.

Şu cümlelerinden açıkça anlaşılabilir savunduğu bu fikir:

“Büyük fikirler yüzünden ahlâkı bozulacak kişiye yazıklar olsun! Felsefi düşünceler içinden yalnızca kötü olanları çekip almayı bilen, ahlakı her şeyle bozulan bu kişilere yazıklar olsun!..
Ben asla onlara hitap etmiyorum!”

30 yaşında; Sakallı, Bekâr ve Renkli Gözlü.

 

TOM ÇİFTLİKTE

Kanada hakkında bildiklerimi söylemem istense, kuracağım ilk ve son cümlenin içerisinde Xavier Dolan ismi bulunacaktır şüphesiz. Tıpkı Güney Kore hakkında bildiğim tek şeyin Kim Ki Duk olması gibi. Sanat ve edebiyatın, bendeki coğrafya veya hayat bilgisine direkt olarak eklemlenmesi; yaşadıklarımla yaşayacaklarım arasındaki o belirsiz boşlukta kendine yeni alanlar, anlamlar kazandıran bir duygu oluveriyor nedense.
İlk filmi J’ai tue ma mere(Annemi Öldürdüm)’den sonra, Les Amours Imaginaires(Hayali Aşklar), daha sonrasında Laurence Anyways ve şimdi de Tom a la Ferme(Tom Çiftlikte) ile önemli bir külliyatın sahibi olan Xavier Dolan, kimilerince yeni sinemanın dahi çocuğu, kimilerince de birtakım kişiler tarafından piyasaya sunulmuş bir gölgeadam, bir çeşit kukla yetenek. Queer sinemanın Pasolini’den sonraki tek gerçek sözcüsü kimilerince de. Açık gerçek şu ki, Cannes Film Festivali’nde ayakta alkışlanan, Altın Palmiye’ye aday olmuş bir filmin yaratıcısından ve önemli bir ödülü Godard’la paylaşmış deliduman bir delikanlıdan bahsediyoruz.
Üzerine ve hakkında çokça şeyler söyleyebileceğim bir isim Xavier Dolan. Fakat son şaheseri üzerinden birkaç düşüncemi söyleyerek, esaslı fikirlerimi sonraya saklamak istediğimi belirtirim. Ve genel bir değerlendirme yapabilmek adına Xavier Dolan’ın senarist, yönetmen, yapımcı ve oyuncu kimlikleriyle var olduğunu belirtmekte fayda var sanırım.

Tom a la Ferme adlı yeni filminden, yani ters’ten başlayarak konuşmak gerekirse, açıkçası, kaba öyküyü ve hikayenin ana cümlesini tek seferde ifade edebilmek için çok düşündüğümü söylemeliyim. Kurabildiğim ve ancak DVD arka kapak tanıtım yazısı olabilecek derinliksiz cümlem şu:
” Ölen sevgilisinin ailesini ziyaret etmek için yola çıkan Tom, onu bekleyen sürprizlerden habersizdir. ”
Hiç de böyle değildir oysa.

Bir peçetenin üzerine mavi mürekkepli bir kalemin yazdığı yazıyla açılır sahne. Dokunaklı ama çok da derinliği olmayan, basit sözlerdir bunlar. Takip eden sahnede, uzun bir tarlanın ortasındaki yoldan giden bir arabayla karşılaşırız. Arabayı süren sarışın şoförün elindeki sigaraya ve o şoförün heveslice söylediği şarkıya odaklanırız. Gizemli bir evin önünde durur araba. Evde kimse yoktur. Kapı önündeki salıncağa kurulur Tom ve evin anahtarının burada olduğunu görür. Anahtarla içeri girer, evin içini dolaşır, yemek masasına oturur ve orada uyuyakalır.
Birinci sahneyi, betimlemelere çok yer vermeden bu şekilde özetleyebiliriz. Hikayeye diğer karakterler, ölen gencin annesi ve abisi dahil olunca, gerilimin dozu biraz daha artmaya başlıyor. Anlaşıldığına göre, ölen gencin annesi Tom’dan, onun cinsel yöneliminden habersizdir ve üstelik ölen oğlunun Sarah adında bir kız arkadaşı olduğunu düşünür. Bu hayali kız arkadaşı, Francis adındaki ağabey uydurmuştur elbette. Kardeşinin gey olduğunu, dahası Tom adında bir sevgilisi olduğunu annesinden saklamak için kurduğu bir oyundur bu. Bu noktadan sonra hikayenin kemiğini Francis’in oluşturduğunu fark ediyoruz. Tom ve onun ölmüş sevgilisinden ziyade, Tom ve Francis arasındaki ilişki vardır artık hikayenin temelinde. Peki kimdir Francis? Annesiyle birlikte yaşayan, çiftliği çekip çeviren, annesini mutlu edebilmek için her şeyi yapmaya hazır olan gözü kara bir genç adamdır o. 30 yaşında, sakallı, bekar ve renkli gözlüdür. Bu detaylar, elbette ki hikayeyi iyi anlayabilmemiz ve idrak edebilmemiz için özellikle seçilmiştir. Francis, köyde pek sevilmeyen bir tiptir. Filmin bir yerinde de dediği gibi; insanları pek önemsemez, zaten insanlar da onu pek önemsemez. Tom, cenazede birkaç şey söylemek için ve taziyelerini annesine iletmek için gelmiştir köye. Francis’ten elbette habersizdir. Francis’in uyarısıyla Tom çiftlikte birkaç gün geçirmek zorunda kalacaktır. Zorlu ve çok özel birkaç gün…

İlk sözlü uyarıyı duştayken alır Tom. Duş perdesi açılır ve karşısındaki sert adam onu sıkıca tembihler. Cenazede söylemesi gerekenleri anlatır Tom’a. Tom, cenaze sonrasında konuşma yapmaktan vazgeçer ve kilisenin tuvaletinde tekrar sıkıştırılır Francis tarafından. Francis’in Tom’u uyarmak için seçtiği mekanlara bakılırsa, hikayedeki gerilimin hangi damarlar üzerinde ilerlediği açıkça görülebilir. Banyo ve tuvalette meydana gelen karşılaşmalar elbette tesadüfi değildir. Kaldı ki, tuvalette yalnız kaldıkları o esnada bir başka adam içeri girer. Durumun ortaya çıkmaması için tuvalet kabinine Tom’la birlikte girer Francis ve Tom’un ses çıkarmaması için parmağını onun dudakları üzerinde gezdirir. İlk en büyük fişek belki de burada patlar.
İki gencin arasındaki bir diğer gerilimli ve gizemli sahneyse şöyledir: Anne, Francis ve Tom yemek yedikleri bir sırada, Francis Tom’un az önce Sarah ile konuştuğunu söyler annesine. Cenazeye gelmediği için Sarah’ya kızgınlık duyan anne bu duruma oldukça sevinir ve Tom’dan bu olayı anlatmasını ister hemen. Tom elbette bu hayali sevgili Sarah hakkında, onun ğzından, bir şeyler söylemek zorunda kalır, bırakılır. Ve Tom konuşmaya başlar. Normal bir girişten sonra, Sarah’nın Guillame(ölen delikanlı)’yu nasıl arzuladığını, yan yanayken bile onunla seks yapmak istediğini, terli koltukaltlarını koklamak için çıldırdığını ve nihayet Guillame’nun üzerindeki beyaz atleti fırlatıp attıktan sonra Sarah’nın yüzüne nasıl boşaldığını, Sarah’nın cümleleri ve tepkileriyle ifade eder. Francis bu cümlelerden sonra elbette afallamıştır. Anne ise büyük bir kahkaha patlatarak Sarah’nın nasıl da kaltak bir kız olduğunu gururla söyler. Francis de rahatlamıştır, ne de olsa annesinin yüzünün güldüğünü görmek onu oldukça mutlu etmiştir. Tom’un Francis’e karşı hissettiği duyguları tam olarak bu sahnede fark ederiz. İmgesel açıdan bakıldığında, bu noktadan itibaren Tom, Francis’in emrine gönüllü olarak girmiş sadık, tutkulu ve oldukça mutlu bir köledir. Artık çiftlik işlerinde inekleri sağmaya, etrafı temizlemeye yardım eder. Bu pasif konumundan oldukça memnun olduğu gibi, günübirlik geldiği çiftliğe artık iki elle sarılmış ve kendini aileden biri gibi hissetmeye başlamıştır. Yalnız kaldıkları bir ara, Francis Sarah’dan bahseder ve cüzdanında taşıdığı fotografı Tom’a gösterir. Fotografta Guillame ile Sarah samimice öpüşmekteler. Hayali sevgili Sarah’nın, aynı işyerinde çalıştıkları Sarah olduğunu hemencecik anlar Tom. Fakat bu öpüşme meselesine bir anlam veremez. Annesini ve abisini mutlu etmek için belki de Sarah’dan böyle bir istekte bulunmuştu Guillame. Bu soru işaretini kafasında iyice büyüten Tom, bir akşam Sarah’yı aramaya karar verir. Durumu kabaca özetler ve taziye için çiftliğe gelmesini ister. Buradaki konuşma açıkça izletilmiyor seyirciye. Seyirci, ilerleyen dakikalarda Sarah’nın bu pembe yalana dahil olmayı kabul etmesinden, daha önce böyle bir durumdan haberi olmadığı anlamını çıkarır. Demektir ki Guillame böyle bir şeyden daha önce Sarah’ya bahsetmemiştir. Fotografın gizemi daha da kafasını kurcalar Tom’un. Sarah nihayet çiftliğe ulaşır(bindiği taksinin şoförü evin önüne kadar götürmek istemez Sarah’yı bu arada). Sarah’yı bir yardım, imdat çağrısı gibi de davet etmiştir Tom; tüm olanları izah etmesi gereken bilirkişi olarak da. En büyük şaşkınlığı Francis yaşamıştır. Kurduğu ilk cümlede, fotograftakinden daha çekici olduğunu söyler Sarah’ya. Francis’in şiddet ve seksi çağıran davranışlarının mustaribi Sarah’tır artık. Tom, Sarah ve Francis arasında yeni bir duygu oluşmaya başlamıştır.

Finalden bir önceki sahneye kadar yaşananlar özetle böyle. Tüm bu gerilimin arasında elbette komik sahneler, güzel şarkılar da vardır. Özellikle tango sahnesi unutulmayacak sahneler arasında.
Son olarak Sarah, Francis’ten korktuğu için kaçıp gitmeye karar verir. Tıpkı birkaç gün önce Tom’un yaptığı gibi. Fakat Francis korkuyu ve erotizmi yine ustaca kullanarak nasıl ki Tom’un gitmesine izin vermediyse, aynı psikolojik baskıyı Sarah’ya da uygulayarak saplantılı dominant karakterini iyice tescillendirir. Sarah’nın gözlerinin içine bakar ve ” Seni kıçından sikerim. Seni kıçından kanatarak sikerim” der. Bu cümleyi Sarah ile birlikte Tom da duymuştur ve cümlenin etkisi ikisine birden yansımıştır. Ve Francis istediğini başarır. İnsanların onun hayatından gidip gitmeyeceğine karar veren, yalnızca Francis olacaktır.

J a g t e n

maxresdefault

JAGTEN / Her şüphe bir suçtur

Çünkü her şüphe bir suçlu doğurur.

İnsanlararası iletişimin sığ ve sağ duyudan uzak ilerlemesinin en kesin sebeplerinden biri maalesef budur: Şüphe.
İnsani olan duyguların, insanlarla birlikte diğer bütün canlı türlerini kapsayabilecek bir derinlikte olması, doğayı esir almakta ne denli pay sahibi olduğumuzu tüm çıplaklığıyla gösterir. İnsanoğlunun zalim dünyası, doğanın da zulmünü besliyor.
Ekolojik dengenin lüzumsuz değil belki ama en karmaşık, en değişken ve en belirsiz türünün insan olması, çoğu sorulara yer açmayacak kadar net bir cevaptır.
İnsan kimliğindeki her canlı bu durumun müsebbibi ve insan dışındki her canlı bu durumun mustaribidir. Hep varmış gibi olağan kabul edilen ve hiç bitmeyecekmiş gibi tüm ihtişamlı şiddetiyle devam etmekte olan bu merasimin adı av’dır. İnsan avı, canlı avı, duygu avı, manâ avı, ölüm avı, masumiyet avı, cinnet avı, kin avı… Suç avı!
Avcı ve avlanan arasındaki belirsiz çizgi; var ile yok arasındaki temas kadar sahici bir anlam taşır. Burada tarafları belirleyen ölçütler; güç, zeka, donanım gibi yetilerden daha uzakta bir noktada saklıdır üstelik.
İnsan olmanın ama insan kalamıyor olmanın doğaya sunduğu bu tutarsız davranış biçimi, diğer canlı türlerini gün geçtikçe insan doğasından uzaklaştırmaya yetiyor.

Ne tesadüf ki, hemen her durumda eskiye, köklerine dönebilmek için can atan insanoğlu, iş ‘avlanmak’ olduğu zaman biraz bocalayabiliyor. İlk insanların av maceraları, yaşayabilmek gayesiyle tanımlanabilen bir gerçeklikse de, günümüz insanının hepten sekteye uğramış duygularının iyiden iyiye birbirine karışması ve sonunda belirsiz bir başka duyguya dönüşmesi, avlanmak tecrübesinde de ne kadar yozlaştığını açıkça işaret eder. Savunma mekanizmasının dışına çıkıp tamamen kişisel zevk ve beğenilerin ‘iyileştirilmesine’ bir katkı sağlayabileceği düşünülen avlanma meselesi, esasında insanın doğaya olan korkusunun ters bir yansımasıdır. Tüfeğin namlusu bu defa insana çevrilidir. Elindeki mızrağıyla yabani hayvanlara karşı kendini siper etme cüretinde bulunan insan, artık bilim ve teknolojinin tüm imkanlarını kullanarak, tersine, bilim ve teknolojiyi kendine siper etmiştir. Korkunun ve korku kaynaklı işlenen suçun, en yalın sebebi işte budur.

Jagten’in başkişisi Lucas, küçük ve olaysız bir kasabada kreş eğitmenliği yapan sıradan bir insandır. Eşinden boşanmıştır ve çocuğundan uzakta, belki çocuğunun hasretiyle de, kendine çocukların dünyasında bir meslek ve amaç edinerek yaşamaktadır.
Her şeyin sıradan ve sorunsuz ilerlediği koşullarda, patlamaya hazır bir bomba büyümektedir oysa. Kasabada görüştüğü sınırlı arkadaş çevresinde, köpeği Fanny ile huzurlu bir yaşantının içindeyken, korkunç bir uçurumun ucuna itekleniverir aniden. Ağır bir suçlamanın, altından kalkılması imkansız bir ithamın ortasındadır artık.
Yakın arkadaşı Theo’nun kızı Klara da bu kreşin öğrencilerindendir ve Lucas’la arasında yakın bir bağ bulunur. Oysa Klara, kendisine zorla gösterilen bir pornografik fotografın etkisiyle Lucas’ı içinden çıkamayacağı bir bataklığa gömecektir. Sözkonusu fotograf sertleşmiş bir penisten ibarettir. Bu görselin ondaki etkisi fotografı gördükten belli bir zaman sonra patlak verecektir. Kreşteki bir ders, daha doğrusu bir oyun sırasında, Klara Lucas’ı dudaklarından öperek bir sevgi belirtisinde bulunmuştur tüm saflığıyla.
Sonrasında da kalp şeklinde bir nesneyi hediye olarak Lucas’a vermek ister fakat beklediği tepkiyi bulamayınca, belleğindeki o pornografik görselin de etkisiyle, gerçekten de çocukça bir davranışta bulunur. Kreşteki bir başka öğretmene, Lucas’tan böyle bir hediye aldığını ve Lucas’ın kendisine cinsel organını gösterdiğini iddia eder. Kreş eğitmenlerinin ani toplantısı ve bu durumu tüm velilere izah etme telaşıyla olaylar sarpa sarar.

Filmin konusu çok özetle ve basitçe bu olmakla beraber, alt metni daha da karmaşık olan bir dünya açılır sonradan. Filmin belkemiğini oluşturan av tutkusu da bu noktadan sonra devreye girecektir. Filmin başlarında geyik avlamaya meraklı olan Lucas’ı seyredince, içine düştüğü bu tuzağı anlamak biraz daha mümkün oluyor çünkü.
Geyik avlamanın ritüelden ziyade bir geçmiş zaman öğretisi, belki de yüzyıllardır süregelen bir gelenek olduğu bu küçük İskandinav kasabasında, eskiyle kurulan bağların ne derece sağlam ve köklü olduğunu da hissedebiliyoruz. Tıpkı Noel öncesi yapılan ibadetler, kutlamalar gibi. Geçmişe bu denli sıkı sıkıya tutunan bir insan toplumu, yalnızca gelenek ve görenek bakımından değil, fikir ve vicdan dünyalarına ait olan duygularının temeline de bu eski ve köklü hislerini katmayı unutmamıştır.
Zaten bu tür toplumları bir arada tutan en güçlü bağ, birbirlerine benzemek istemeleri ve bu benzerlik için her şeylerini feda etmeleridir. Eskiden beri dünya üerindeki tüm canlı varlıklar koloniler halinde yaşamış ve bu düzeni oturtabilmek telaşıyla mücadele etmişlerdir. Buradan bakıldığında, insanlar ve hayvanlar arasındaki ‘toplumcu’ düzen; kâr-fayda, çıkar-ilişki bileşenleri üzerinden değerlendirilirse adına canlı dediğimiz bu varlıkların aslında ne kadar birbirine benzedikleri ve gitgide farkında olmadan nasıl da birbiri olduklarını rahatça görebiliriz. Bu açıdan, avlanma hadisesi her iki toplum için de ortak sayılabilir.
Bu ortak kümenin farklılık gösteren tek noktası, insanlar toplumu içerisinde av ile avlananın kimi durumlarda değişebilir olmasıdır.
Hayvanlar toplumu ‘selection’ denilen bir ayrıştırmanın sonucunda kendi evrenlerinde belli bir sistematik kurmuş ve yaşantılarını bu düzen üzerinden sürdürmeyi uygun bulmuşlardır.
Bir zebranın avı hiçbir zaman yavru bir kaplan olamamıştır. Hangi şahin, bir bufalonun ayakları altında ezilmiştir ki? İnsanlarsa duyuları, duyguları ve mantıkları doğrultusunda işleyen düşünce ve davranışlarıyla bu dengeyi kuramamıştır.
Av ile avcı, hayal ile gerçek, doğru ve yanlış, olmak ya da olmamak çelişkileri bu yüzden ortaya çıkmıştır. Belki de insan, sadece bu yüzden masum kalamamıştır. Lucas ormanda geyiği öldürmek için pusuda beklerken, görüntüde olaydan tamamen habersiz olan geyikle karşılaşırız. Geyiğin gözleri, sadece görmek için bakıyordur o sırada.
Zararsız, intikamsız ve de masum. Aynı biçimde avcının gözlerini de inceleme fırsatını yakalarız. Birbirini kovalayan bu gözler, filmin ilerleyen sahnelerinde başka biçimde yine kovalayacaktır birbirini.

Kaba örgüyü bir kenarda tutarak esas dramı fişekleyen detayları irdelemek, hikayenin gerçekliği karşısında duyulan o sertliği biraz daha yumuşatmaya yetmiyor maalesef.
Klara bu durumu annesiyle konuşurken, söylediklerinin gerçek olmadığını ifade eder.
Annesiyse bu gibi durumların kötü anılar olduğunu ve bu anıların aklımızda yer değiştirdiğini, Klara’nın anlama kapasitesinin üzerinde bir gayretle, ifade eder.
Sanırım, şüphenin yol açtığı kriz; suça davet çıkaran bu yanılsama, tüm her şeyi ortaya koymaya yetiyor: Bilinçli manipüle!
Annesinin bu tespiti Klara’da bir kavram ve anlam karmaşasına yol açıyor elbette.
Sonrasında bu durumu Lucas’la konuştuğunda, olayları hatırlamadığını, büyük ihtimalle unutmuş olabileceğini söylüyor. Ebeveynlerin çocukları üzerindeki baskısı ve manipülasyonu, gerçekleri yerle bir etmeye yetecek kadar etkili olabiliyor maalesef. Kasaba halkının galeyana gelmesi de zaten şüpheden kaynaklanmamış mıydı?
Çünkü polisler bile sorguya alınan çocukların ifadelerinde çelişkili sözlerin yer aldığını belirterek Lucas’ı serbest bırakmıştır.

Tüm suçlamalara karşı yanıtsız kalan Lucas, Noel öncesi kilise ayinine katılmaya karar verir. Alkollü olarak gittiği kilisede elbette Theo ve ailesiyle de karşılaşır. Belki de ilk insani yani refleks olarak güdüsel tepkisini orada ortaya koyar. Theo’nun boğazına sarılır ve ‘Gözlerime bak, ne görüyorsun?’ diye sorar. Aldığı ‘Hiçbir şey’ yanıtıyla Lucas da şu cümleyle yeniden karşılık verir: ‘Hiçbir şey yok da ondan!’
Nişan aldığı geyiğin gözlerinde de aynı cevap vardı oysa: Hiçbir şey!
Öyle çetin ve sürprizli bir oyun ki hayat, şişenin ucu ve arkası sürekli yer değiştirebiliyor nedensizce.

Aradan geçen bir yılın sonunda, tüm olanların unutulduğu düşüncesi hissediliyorken, oğlunun avcı olmaya hak kazandığı ve avcılık sertifikasını aldığı tören sırasında Lucas her şeyin kaldığı yerden devam ettiğini düşünmektedir sanki.
Oğluna avcılık nişanını veren tören konuşmacısı, hediye olarak Lucas’ın tüfeğini uzatır çocuğa. Ve o tüfeğin, Lucas’a da dedelerinden kaldığını, gerçi dedelerinin av sırasında geyikleri çokça ıskaladıklarını da araya katarak belirtir.
Tören sonunda oğluyla av peşindedir Lucas. Hatta bir ara oğluna sessiz ve sabırlı olmasını, avın mutlaka geleceğini bile söyler.

Kısa bir süre sonra namlunun ucunda Lucas vardır.

Tüfek ateş alır.

Ve ıska!

Lucas’ın, yani her şeyden habersiz olan avın gözlerindeki şaşkınlık ve korku, birbiri içinde eriyerek onu bir daha yalnız bırakmayacak yeni bir ifadeye bürünmüştür şimdi: Şüphe.